logo

Mimarlık Fakültelerine İhtiyaç Var mı?

Geçen gün ilginç bir şey öğrendim. Dünyanın en eski üniversitesi MÖ 425 yılında İmparator Theodosius II tarafından temelleri atılan, ama ondan yaklaşık 450 yıl sonra, Bizans imparatoru III.Michail’in yerine yönetimde olan Bardas tarafından yeniden yapılandıran Konstantinapolis Üniversitesi imiş. Tabi ki üniversitenin tanımı farklılıklar taşıdığı için, dünyanın en eski üniversitesi için çeşitli karşı iddialar da var. Ne var ki, yönetimde özerkliğe sahip, araştırma-geliştirme misyonu üstlenmiş ve akademik olarak bağımsız bir kurum olan üniversite tanımının ilk örneğinin, Magnaura Üniversitesi olarak da bilinen İstanbul’daki bu kurum olduğu konusunda hemen hemen herkes hemfikir.

Üniversite için özerklik en önemli kavramlardan biri. Ama üniversitenin esas görevi kendisine bahşedilen özerkliğin avantajı ile araştırma yapmak, bilim üretmek ve öğrencilerini eğitmek. Bu görevi, akademisyenleri ve bu eğitimi alıp araştırma yapmaya niyetli öğrencileri ile yerine getiriyorlar. Dolayısı ile üniversiteler aslında topluma profesyonel eğitim almış kişiler yetiştiren salt eğitim kurumları, yani okul değiller. Ne var ki, bilimin araştırma usulü ile genişletilmesi ve bundan insanlığın faydalanması gibi bir misyonu olması gereken üniversiteler, küreselleşen dünya ile farklı misyonlara sahip yapılara dönüşmeye başladı. Bill Readings’in özellikle günümüz Amerikan Üniversiteleri’ni ciddi bir şekilde eleştirdiği The University in Ruins (Harabe Halindeki Üniversiteler) kitabında, kurum olarak üniversitelerin ciddi bir değişim geçirdiğini vurguluyor. Her ne kadar Readings, üniversitelerin değişimini Bizans veya Antik dünyadaki üniversiteler ile kıyaslamasa da, altını çizdiği önemli bir husus var. Kıta Avrupası’nda doğan üniter bir üniversite kavramında Kant’la özdeşleşebilecek ilk modern üniversite modelinde akılcılık, mantık ve birey esas omurgayı oluştururken, Humboldt’la özdeşebilecek daha sonraki dönemlerin üniversitesi “kültür” eksenini benimsemişti. Kültür eksenli bir modelde bireyler yerine, milliyetlerin odak alınması nedeni ile devlet-üniversite ilişkisi eskisinden de kuvvetli ve çoğu zaman da üniversitenin temelini sarsıcı bir ilişki haline geldi. Bugün Türkiye’de “kamusal alan” tartışmalarının hemen hemen tamamının üniversiteler üzerinden yürütülmesi de muhtemelen bu sebepten kaynaklanıyor. Türkiye’nin henüz atlayamadığı bir üçüncü safha ise Readings’in kitabında bahsettiği mükemmeliyetçiliğin eksen alındığı üniversiteler dönemi. Bu sefer birey ve milletin de ötesine geçen, dünyanın kültürel ve siyasi sınırlarını da altüst eden ve küreselleşme ile adlandırmaya çalıştığımız teknokratik düzen üniversitelerin ekseni oldu. Readings’e göre amacı mükemmelik olan teknokrat üniversite modeli aslında üniversite kavramının simulacra’sıdır. Eleştirilerinde hedeflediği Amerikan üniversitelerinin çoğunu ticari kaygılarla yönetilen şirketlere benzeten Readings’in söylemlerinin bir benzerini ise Knowledge Factory (Bilgi Fabrikası) kitabında Stanley Aronowitz daha sert eleştirilerle üretiyor.

Kurumsallaşmış ve devasa bütçelere sahip üniversitelerin birer fabrikaya dönüştüğünü savunan Aronowitz ve Readings aslında Amerikan üniversitelerine bir parça haksızlık ediyorlar. Çünkü Amerikan üniversiteleri, küresel kapitalizmin araçlarını ve avantajlarını kullanırken hala evrensel bilimin genişlemesinde en önemli kurum konumundalar. Readings ve Aronowitz Türkiye veya benzeri ülkelerdeki üniversite modellerini inceyeleyecek olsa bu kadar keskin ve net söylemler muhtemelen üretemeyeceklerdi.

Üniversitelerin temel görevlerinin bilim üretmek, araştırma yaparak evrensel bilimin gelişme araçlarını üretmek olduğunu kimse yadsımasa da, günümüzde bu temel misyon Türkiye’de neredeyse ikinci planda kalmış durumda. Pek çok üniversite fakültesi kendi sektörlerine profesyonel eğitim almış çalışan yetiştirmek için çabalayan, bilimden çok insan üreten kurumlar haline gelmiş durumda.

Türkiye’deki üniversitelerin, özellikle devlet üniversitelerinin bugün küreselleşen dünyadaki bilim üretimine dahil olamaması, hala üniversite-devlet-milli kültür ekseninde, finansal ve yönetimsel özerklik çekişmeleri ile varlıklarını sürdürmeye çalışması, işin kötü tarafı. Bunun iyi bir tarafı ise Amerikan üniversiteleri gibi, fabrikalara dönüşmeden doğru modeller yaratabilecek şanslara hala sahipler. Ne var ki, Türkiye’deki son dönemdeki özel diye tabir edilen, vakıf üniversiteleri gitgide bu fabrika modelindeki eğitim çarkını oluşturmaya başlamış durumdalar. Pek çoğu da sahiplerinin şirketlerine eleman yetiştirme ideali ile kurulan bu üniversitelerin bilimsel gelişimi sağlayabildikleri henüz söylenemez.

Aslında mimarlık dışındaki alanların fakülte yapılarından, bunların üniversite modellerinden bahsetmem çok da doğru olmaz, çünkü hakim olduğum alanlar değil. Yine de hissetiğim kadarı bu fakültelerde araştırma ve geliştirme çalışmaları, ilgili bilim alanlarında kullanılacak araçlar olarak kullanılabiliyor. Özellikle tıp fakülteleri, bazı mühendisilik bilimleri ve belki işletme fakültelerindeki eğitimin yanısıra yapılan araştırmalar ilgili sektörlerde pratik araçlara dönüşebiliyor.

Mimarlık fakültelerinin ise üniversite yapısı içinde biraz talihsiz bir yeri var. Hep kendilerini doktorlar ve hukukçular ile karşılaştırmayı seçen mimarların elindeki bilginin gücü, imar faaliyetlerinde hemen hemen hiç kullanılmazken, doktorlar ve hukukçular olmadan tıp ve hukuk var olamayacak bilim alanları konumdalar. Mimarlık bilgisinin, şehirlerin ve yapıların imarında hala elzem bir bilgi olmamasından dolayı, mimarlık fakültelerinde yapılan araştırmalar da hali ile profesyonel hayatta yararsız çalışmalara dönüşüyor. Öncelikle mimarlık fakültelerinin bu açıdan kendilerini sorgulamaya başlaması gerekiyor. Bilim üretiminde geri planda kalan mimarlık fakültelerinde üretilen tezlerden, araştırmalardan, yapılan onca akademik çabadan mimarsız sürüp giden imar faaliyetlerindeki kurum ve kişilerin faydalanmasını beklemek bir yana, bu araştırma ve çalışmalardan pratik yapan mimarlar ve inşaat sektörü de faydalanmıyor. Bugün inşaat malzemesi ve teknolojisi konusundaki yeniliklerin hemen hemen hepsi üniversitelerden değil bu sektördeki şirketlerden gelmekte. Pratik olarak mimarlık fakültelerinin imar faaliyetlerine katkısını bir yana koyarsak, teorik olarak da üretilen söylemlerin dinlendiği bir ortam ne yazık ki oluşmuyor. Bu sadece Türkiye’ye has bir durum değil elbette, dünyadaki pek çok mimarlık fakültesinin içinde bulunduğu durum da bundan farklı değil.

Araştırmaları işe yaramayan, akademik çalışmaları ile profesyonel meslek alanına katkıda bulunamayan mimarlık fakülteleri bugün meslek adamı yetiştiren okul seviyesinden öteye geçemiyor. İşin garip tarafı mimarlık fakültelerinin içinde bulundukları durumu kavrayamamış olması. Odaklarını daha iyi mimarlık eğitimine kaydırarak meşruiyetini korumaya çalışan mimarlık fakültelerinin bu işi de ne kadar iyi yaptığı sorgulanmalı.

Bugün kaç mimarlık fakültesi mezunlarının takibini yapıyor? Mezunlarının profesyonel hayatta okulda aldıkları eğitimleri nasıl kullanabildiğini, sanmıyorum ki hiç bir mimarlık fakültesi değerlendiriyor olsun. Oysa mimarlık fakültelerinin artık tek kayda değer üretimi mezunları. Ancak okulların ürünü olarak nitelendirebileceğimiz mezunlarının performansları ile ilgilenmediği için kendi üretim sürecini de sorgulamıyor ve geliştiremiyor. Bugün en basitinden bir buzdolabı fabrikası, ürettiği her buzdolabını fabrikadan çıktığı andan itibaren tüm tarihini ve performansını izleyip değerlendirip, bu bilgiyi daha iyi buzdolapları üretmek için kullanırken, üniversitelerin mezunlarından bu kadar kopuk olması ilginç bir duyarsızlık.

Mimarlık fakültesinin mimarlık üretiminden bu kadar kopuk olmasının bir diğer nedeni de akademik ve profesyonel dünyanın arasındaki alışverişin sadece kariyer şirketleri ve gazetelerin eleman ilanları tarafından sağlanması. Bugün hemen hemen hiç bir mimarlık ofisi mimarlık fakültelerine nasıl mimarlara ihtiyacı olduğunun bilgisini vermez, mimarlık fakülteleri de bunu merak etmezler zaten. Mezunların ve çalıştıkları ofisin yöneticilerinin şikayetçi olduğu bu sistemde mimarlık fakültelerinin durumdan görev çıkarmaması gerçekten giderilmesi gereken ciddi bir sorun. Öyle ki, pek çok ofis sahibi esas mimarlık eğitiminin kendi ofislerinde verildiğini iddia edebilir.

Mimarlık ofislerinin ve inşaat şirketlerinin de, alışverişin doğası gereği, mimarlık fakülterine bazı faydaları sağlaması gerekiyor. Bu alışverişin verimli olduğu bazı dönemler kimi üniversitelerde gerçekleşmedi değil. Örneğin Yıldız Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nin bir dönem Türkiye’nin önde gelen mimarlık ofislerinin sahiplerine stüdyo dersi vermesi, jürilerine katması sonucunda bu ofisler okul ve mezunları ile doğrudan bir ilişki kurdu, bazı mezunlar o  ofislerde çalışmaya başladı. Yine de bu ilişki sürekli ve uzun vadeli olmadığı için eğitime dönemsel bir faydadan fazlasını sağlayamadı.

Öte yandan Bilgi Üniversitesi Mimari Tasarım Programı bu sıkıntıların  farkında olarak kurulan ve yeni açılımlar doğurabilecek bir yapı olarak önemli vaatlerde bulunuyor. Öncelikli olarak bu program, stüdyo ağırlıklı bir model benimseyerek ve stüdyo yürütücülerinin tamamını mimarlık ofislerinin sahiplerinden seçerek mevcut akademik ve profesyonel dünya arasındaki kopukluğun üstesinden gelmeyi hedefliyor. Bu programın mezunlarının pek çoğunun tıpkı Londra’daki AA veya Boston’daki GSD’de olduğu gibi, bu veya benzeri ofisler tarafından işe alınacağı şimdiden aşikar. Sadece stüdyoların profesyonel dünya ile ilişki kurması bir yana, daha akademik tabir edebileceğimiz teorik derslerinin de profesyonel hayatın eksenine paralel bir çizgide verilmesi de bu mimarlık eğtiminde akademinin gerçek hayatla yeniden buluşması açısından önemli. Mezunları ve gerçek dünya ile ilişkisini koparmadığı sürece programın kendini sürekli yenileyerek Türkiye’deki mimarlık üretimine ciddi katkısı olacağı ve yeni açılımlara neden olacağı şimdiden seziliyor.

Türkiye’deki mimarlık fakültelerinin de kendi eğitim modellerini ciddi sorgulamalara tabi tutması, güncel mimarlık üretimindeki rollerinin hesabını yapmaları, eğitimin yanısıra araştırma ve geliştirme misyonlarını yeniden kazanmaları gerekiyor. Aksi takdirde zaten mimarsız üretime aşina olan inşaat sektörü kendi teknikerlerini yetiştirecek ve mimarlık fakülteleri kendi meşruiyetlerini yavaş yavaş kaybetme aşamasına gidecekler.

* Bu yazı 10.11.2006’da Arkitera.com’da yayınlanmıştır.