logo

Murat Tabanlıoğlu ile söyleşi *

Son yıllarda çok sayıda ödül aldınız ve en son RIBA’nın en prestijli ödüllerinden birini kazandınız. Mimarlık ödülleri hakkınde ne düşünüyorsunuz?

Son zamanlarda bir ödül furyası var. Bunların bir kısmı ticari gayrimenkul ödülleri. Daha çok işverenler meraklı bunlara ama mimari açıdan çok da önemli ödüller değil bizim için. Mimari anlamda elbette Pritzker ödülü, Mies ödülleri, Ağa Han ödülleri çok daha önemli bizce. Son yıllarda parlamaya başlayan Barcelona’da düzenlenen WAF (Dünya Mimarlık Festivali) ödülleri de önemli bence.

Yeni kazandığımız bu RIBA ödülünü de önemsiyorum çünkü Londra’nın tasarım açısından coğrafi bir önemi var benim için, sıfır noktası gibi bir şey. RIBA da dünyanın en eski mimarlık kurumu zaten. Bizimle birlikte ödül alan mimarlar kadar tanınmış olmasak da birlikte ödüllendirilmek önemli elbette.

Levent Loft, Levent Bahçe, Sapphire gibi konut projelerinin arka arkaya inşa edilebiliyor olması, varlıklı kesimin artık kentin dışındaki sitelerden merkeze geri dönüşlerinin bir göstergesi mi?

Levent Loft ve Bahçe aslında Sapphire’den biraz farklıdır. Daha çok çocuksuz çiftlerin, yalnız yaşayanların ömür boyu değil ama bir kaç sene yaşamak isteyebilecekleri bir yaşam şekline göre tasarlandı. Bu nedenle kendi içinde anlaşabilen, kimi zaman iş hayatında da görüşen kişiler tarafından satın alınıyor ve bu yüzden sıkı bir komşuluk ilişkisi de oluştu. Sapphire ise daha yerleşik olmak isteyen ailelere veya bireylere göre tasarlandı. Ancak dediğinize katılıyorum: bu tip konutların talep edilmesi kentin kenarlarındaki güvenlikli sitelerden kent merkezine doğru bir dönüşün başladığının işareti olabilir. Elbette burası tam Nişantaşı, Bağdat caddesi gibi değil. Buranın en büyük eksikliği Büyükdere caddesinin planlanmamış olması ve bu plansızlık biz mimarları da oldukça zorluyor. Buranın toparlanabilmesi için öncelikle bu yapıların arkasından geçecek yeni bir bulvarın açılması lazım. İkinci olarak da kimi yerlerde Büyükdere caddesinin yer altına alınması ve üst kotların yayalara terk edilmesi gerekecek. Elbette bu düzenlemeler trafiğe yine bir çözüm olmayacaktır.

Siz aynı zamanda Bilgi Üniversitesi’nde mimari proje stüdyosunda eğitimcisiniz. Öğrencilerle uyguladığınız herhangi bir probleme daha üst ölçekten bakarak çözme metodu gerçek hayatta sadece parsel sınırı ve imar kuralları ile sınırlandırılmış durumdan çok farklı. Bu çelişkili durumla siz nasıl baş ediyorsunuz?

Evet, bu gerçek bir sorun. İstanbul’da Kartal’da veya Dragos’ta başlayan, Cendere vadisinde düşünülen büyük ölçekli projeler bunun ilk denemeleri olacak belki. Avrupa’nın büyük tecrübe kazandığı bu konulara biz daha yeni başlıyoruz. Kendi projelerimizde ise ancak parsel sınırları içinde kentin genel kullanımına verebileceğimiz alanları terk edip genel kullanım için tasarlayarak bunu yapmaya çalışıyoruz. Mesela Kanyon örneğinde binayı geri çekerek önünde bir boşluk yaratarak veya zemin kottaki metro çıkışının sokağa bağlantısını serbest kullanım alanı olarak terk ederek bunu yaptık. Ama 11 Eylül olaylarından sonra artan güvenlik paranoyası yüzünden burası katı kontrollü bir sokağa dönüştü ne yazık ki. Oysa Berlin’deki Postdamerplatz’daki gibi görünmez güvenlik sistemlerinin kullanılıyor olmasını ve buranın serbeste girilen bir sokak gibi çalışmasını tercih ederdik. Günümüzün imar kuralları da aslında bu konuda çok yetersiz. Herhangi bir şekilde yarı kamusal, kamusal mekan tarifini günümüz imar kuralları özel mülkiyetteki projelerde tarif edemiyor. Demek bugüne dek pek talep de edilmemiş. Oysa belediyeler imar hakkı verirken bazı önemli konumdaki özel mülkiyetlerde kamusal veya yarı kamusal kullanım alanlarının yaratılmasını baştan şart olarak koyabilmeli.

Bugünlerde neredeyse milli bir politika haline gelmiş çoşkulu bir imar faaliyeti var Türkiye’de ve daha da fazlasını vaat eden bir hükümet seçime hazırlanıyor. Tüm ülke şantiyeye dönmüş durumda. Buna rağmen mimari kalite inşaat hacmi ile doğru orantılı olarak artmıyor. Dünya mimarlık kültürüne katkı yapabilecek pek az yapımız var hala. Neden?

Hafta sonu herhangi bir gazeteyi açınca görüyoruz aslında bu kalitenin nasıl olduğunu. Bunların arkasında yatan beyinler önemli ve kimler olduğunu da biliyoruz zaten. Mimardan çok yatırımcıların ve onları yönlendiren danışmanların inisiyatifleri, şablon yapı tipolojileri ve hatta klişeleşmiş pazarlama taktikleri ile şekilleniyor kentler. Mimarlar çoğu zaman bu şablonların ve klişelerin görselleştirilmesi için kullanılıyor ve bu çok tehlikeli aslında.

TOKİ’nin de yaptığı bundan farklı değil. Gecekonduları silip apartmanlardan oluşan bir siteye geçince elbette yapısal kalite artıyor. Ama mekanın veya yaşamın kalitesinde bir değişiklik olmuyor. Bilakis, o gecekondu o yerle çok daha iyi bir ilişki kurabilmiş iken onun yerine hiç bir iklimsel veya topoğrafik özelliği dikkate almadan dikilen şablon bir apartman çok daha kötü bir ortam yaratıyor.

Şahsen bizi herhangi bir projede orada nasıl bir yaşam tarzı, nasıl bir atmosfer olması gerektiği ilgilendiriyor. Her projemizde öncelikle oradaki yaşamı kurguluyoruz, düşünüyoruz, sorguluyoruz. Bize verilen programı olduğu gibi alıp tasarıma başlamak yerine mal sahibi ile önce o programı tartışıp baştan tasarlıyoruz. Ancak ondan sonra iyi bir tasarım ortaya çıkabiliyor.

Örneğin şimdi Hamburg’da bir projeye davet edildik bir kaç ekiple birlikte. Belediye yatırımcıya öncelikle temasını soruyor. Ama bu pazarlama amaçlı bir tema değil. O projenin içinde yer alacak işlevler neler olacak, kente verdikleri, kentten aldıkları nelerdir, bunları tanımlamasını istiyorlar. Bu temayı kabul ettikten sonra bir kaç alternatif mimari proje bekliyorlar. Uzun süren tartışmalar ve diyaloglarla o tema ve öneri projeler revize ediliyor filan. Ancak ondan sonra imar iznini veriyorlar. Türkiye’de de bir an önce bu yaklaşıma geçmemiz şart.

Siz yurtdışında da epey sayıda proje uyguladınız. Türkiye’deki işverenlerle yurtdışındakileri kıyaslayabilir misiniz? Türk işverenleri zaman içinde değişti mi?

Biz işverenler konusunda şanslı sayılırız. Çoğunlukla önce burada nasıl bir şey olmalı tartışmasını yapıyoruz birlikte, ondan sonra tasarlamaya başlıyoruz. Öte yandan tüm olayı sadece metrekare olarak gören firmalar, onların pazarlamacıları da var. Biz onlarla hiç bir zaman anlaşamıyoruz, pazarlama ekipleri de bizi hiç istemiyorlar zaten, kendilerinin ayrı dünyaları ve dilleri var.

Parselden en fazla metrekareyi çıkartmayı düşünen bir firma ile Loft Bahçe projesinin bu heyecan verici tektonik formunu gerçekleştiremezdik mesela. Biz mimar olarak oradaki yaşam kalitesinin değerinin salt metrekare ile ölçülebilen bir şey olmadığını aktarabildiğimiz işverenlerle başarılı projeler ortaya çıkartabiliyoruz. Burada önemli olan şu var, Cendere vadisi projesinde de aynı şeyi vurguluyorum: bizim önerdiğimiz modelin ekonomik olarak test edilmesi lazım. Ekonomistlerin, plancıların, başka disiplinlerin devreye girip genel planı tasarımdan bağımsız değerlendirmesi, tartışması gerekir. Yerel yönetimlerin ve işverenlerin şunu anlaması lazım ki projeleri değerli kılan inşa edilen döşeme alanı veya emsal değil, başka ölçülemeyen faktörler daha önemli. Bu da imar koşullarının özel konumdaki projelerde standartların esnetilmesi, bazen daha da kısıtlanması, ama her şekilde tartışılarak ve müzakere edilerek istisnaların yaratılması lazım. Örneğin Florya’daki Atatürk Köşkü şahane bir binadır ama bugünün imar koşullarına göre bırakın deniz üstünde öyle bir yapı yapmayı kıyıda bile yapamazsınız.

Bugüne kadar işveren ve proje alanı açısından şanslı bir ofis oldunuz hep. Kentsel dönüşüm alanı olarak ilan edilen Tarlabaşı, Sulukule, Balat gibi sorunlu alanlar için size hiç başvuruldu mu?

O alanlar için iş gelmedi hiç ama başka sorunlu alanlarda proje talepleri geldi. Ama incelediğimizde sorunun çözülemeyeceğini gördüğümüz alanlarda proje yapmamayı tercih ettik. Tam tersine bazen de projeyi yaptığımız halde gerçekleşmeyen durumlar da oldu. Mesela Bodrum’un farklı bölgelerinde farklı zamanlarda üç ayrı proje ürettik ve talep edilenden ve izin verilenden daha az metrekare önerdiğimiz için proje gerçekleşemedi, mal sahipleri başka projeleri de uygulayamadılar ve öyle olduğu için de seviniyorum aslında.

Devletin resmi müteahhitti konumuna dönüşen TOKİ hakkında ne düşünüyorsunuz?

Eskiden devlet yapılarını devlet müteahhitti yapardı. Ancak bu yapılar özellikli kamusal amaca hizmet eden tiyatro, mahkeme gibi yapılardı. Bugün ne kadar sosyal konut adı altında da yapılsa kişilere satılan konutların bir devlet kurumu tarafından yapılması bana pek doğru gelmiyor. Özellikle Anadolu’nun her yerinde aynı tipte coğrafi ve sosyal koşulları hiç dikkate almadan yapılan bu yapıların ileride büyük sorun olacağını sanıyorum.

Başbakan’ın açıkladığı seçim vaatlerinin büyük kısmını oluşturan kanal, ikinci İstanbul gibi büyük imar faaliyetleri için fikriniz nedir?

Bu projelerin esas bahanesi deprem tehlikesine karşı önlem alınması ise, şahsen elimizdeki mevcut yapıların iyileştirilmesi için yerinde dönüşüm mekanizmalarını harekete geçirilmesini tercih ederdim. Eski dokuyu bir tarafta bırakıp ikinci bir şehir yapmak, yatırımcıları çekecek şekilde yeni bir kanal açmak pek de mantıklı çözümler görünmüyor bana göre.

Hükümetin İstanbul Modern’e, Santral İstanbul’a arazi tahsis etmesine rağmen ofisinizin önünde bulunan Tepebaşı’na büyük bir kültür merkezi yapmak isteyen ve parasını da bağışlayan Kıraç vakfına bu tahsisin yapılmaması konusunda ne düşünüyorsunuz?

Bence bu konu doğru bir şekilde aktarılmamış olabilir. Burada şöyle önemli bir sorun var. Tamam iyi niyetli biri var ama belki başka iyi niyetli kişiler de olabilir burada proje yapmak ve para vermek isteyen. Esas önemli olan burada ne olacağı hiç tartışılmadı. Belediye veya TRT neden sorgulamadan bu araziyi kültür merkezi olsun diye versin? Burası İstiklal caddesinin balkonu aslında, belki başka bir fonksiyon kent için daha uygun olacak. Bence önce burası ne olmalı, hep birlikte bunu tartışmalıyız. Sonra bunu yapmak isteyenler olursa bunu en iyi kim yapar, kim işletir onu tartışmak lazım. Ama bunların konuşulduğunu bile sanmıyorum.

AKM ile ilgili bir gelişme var mı?

Herhangi bir gelişme yok. Herhalde seçim sonrasında bir şeyler olur artık umarım. Biz mimar olarak iki ayrı proje yaptık. Ama bundan sonra ne olacağını biz de bilmiyoruz. AKM’de sorun mimari projede değil aslında. Eski işletme şeklinin aynen devam etmesi bekleniyor. Bilet gişelerini içeri almayı önermiştik mesela ki insanlar o güzel geniş mekana gün içinde de girebilsin. Ama idare gündüz kapıları kapatıp sadece gösteri sırasında açmaya alışmış ve değişmesini istemiyor. Oysa biz böyle güzel bir mekanın günün her saatinde insanlara hizmet etmesini savunuyorduk. Bu da elbette işletme mantığının değişmesi demek ve bunu değiştirmek istemediler.

İşverenler mimarları belli sınıflara sokma eğilimindeler, sadece ofis mimarları ya da konut mimarlar gibi. Sizin projelerinizin çeşitliliği oldukça fazla. Bu konuda nasıl bir sınıflandırmaya tabi oluyorsunuz, hep büyük ölçekli projeler mi geliyor size?

Evet böyle bir sınıflandırmayı seviyor işverenler ama bize küçük ölçekli işler de geliyor ve severek yapıyoruz onları da. Mesela babamın Ankara’da yaptığı camiye bir ek yapıyoruz şu anda. İstanbul Erkek Liseli’yim ben ve onun ana okulu binasını tasarlıyoruz. Ama tek ev projeleri gelmiyor veya gelse de genellikle geri çeviriyoruz, çoğunlukla kurumlar işverenlerimiz oluyor. Kişilerin oturacağı evleri tasarlamak bambaşka bir konu çünkü.

* Radikal, 7.6.2011