logo

Tabula Rasa Bayramınız Kutlu Olsun

Dünya Değerler Araştırması’na göre¹ güvensizlik ve hoşgörüsüzlük hissinin tavan yaptığı Türkiye’de vatandaşlar ve kurumlar birbirine, yöneticilerine ve dolayısı ile geleceğe güvenmiyor. Bu nedenle bu ülkede herkes salt geleceğini garanti altına almak için gayrimenkul yatırımı yapmak, bir kat daha çıkmak, tarım ve orman alanlarını imara açmak için izinler, emsal artışları, tapu tahsis belgeleri ve ruhsatlar peşinde koşuyor. Herhangi bir şehrinin üstünden uçtuğunuzda görebileceğiniz gibi, bu ülke güvensizlik ve bencillikle kodlanmış mülkiyet haklarının şekillendirdiği bir coğrafya. Herkesin kısa vadede küpü doldurma, çocuklarına miras bırakma, geleceği garantiye alma, kapital biriktirme gibi türlü nedenlerle emlak ve imar hakkı peşinde koştuğu Türkiye’de “Kentsel Dönüşüm” ya da yaygın adı ile “Afet Yasası” yürürlüğe girdi. Bu yasayla senelerce savrukça harcadığımız kentsel topraklar harmanlanıp yeniden işlenmeye hazırlanıyor.

Marmara Depremi, toplumsal mutabakatla yarattığımız zayıf binalardan oluşan çirkin kentlerin nasıl kitle imha silahları olabileceğini bize hatırlattı. 1999’a kadar arsız metrekare oburluğumuzla yarım asır boyunca bir ülke olarak topluca bir ziyafet çektik kendimize. Özensizce, görgüsüz ve saygısızca, döke saça, tıka basa yedik. Sonunda ortada artıklarla dolu darmadağınık bir masa kaldı. Rem Koolhaas’ın bahsetttiği Junk-Space ve Generic City kavramları bile bu dağınıklığı tariflemeye yetmez. Şimdi bu dağılmış ziyafet masasını toplama, artıkları kaldırma ve yeni gelenleri doyurma zamanı geldi. “Kentsel Dönüşüm Yasası”, bu masasının toplanıp yeni ve temiz bir örtünün serilmesinden başka bir şey değil.

Ama bir kentin dönüşümü, sofraya yeni bir örtü serilmesi gibi kolayca dönüştürülecek bir şey değil. Şehircilik bakanının büyük bir heyecanla verdiği demeçlerde bu temiz örtünün,
ya da “tabula rasa*“nın öforik coşkusunu hissetmemek mümkün mü? Ne var ne yoksa yıkıp oyuna yeniden tertemiz başlama hissi ile hazırlanan “Afet Yasası”nın müellifi Şehircilik Bakanlığı’nın basında çıkan şu ifadelerine bakalım: “Patlayıcını al da gel: Şehircilik Bakanlığı, 30 civarında ilde aynı anda kentsel dönüşümün startını verecek. Türkiye’nin her tarafından illerin yer alacağı yıkım, adeta bir şenlik havasında başlatılacak ve tüm binalara aynı anda yıkım kazması vurulacak. Yıkımların büyük bölümünde makineli yıkımlar yanında patlatma yöntemi de uygulanacak…”. Sonunda geçtiğimiz  haftalarda bir Cuma günü Başbakan’ın düğmeye basması ile resmen “kentleri patlatma” şenliği yapıldı ve yeni ziyafetler için masa temizlenmeye başladı.

Şehirler sadece taşların üst üste konduğu kolay kolay patlatılacak yerler değil. İnsani tüm hislerin biriktiği, tenin birbirine değdiği, bakışların kesiştiği, toplumsal ve bireysel hafızanın şekillendiği ve uygarlığın geliştiği yerler. Ne var ki, insanı merkeze aldığını iddia eden bu yasa kentlerin sadece binalardan, betondan ve demirden oluştuğu varsayımı ile hazırlanmış, salt yıkım odaklı katı ve haşin bir düzenleme.

Elbette kentlerimizi düzeltmek için yasal düzenlemelere ihtiyacımız vardı. Ama “Afet Yasası”, ekonominin tıkırında gitmesi için büyümek zorunda olan inşaat sektörünün zorlaması ile olgunlaşmadan çıkartılmış bir yasa oldu. Olgunlaşmadı çünkü yasa mekansal kalite yaratmak yerine sadece yapısal olarak dayanıklı binalar üretmekle, hatta öyle görünüyor ki sadece eskileri yıkmakla ilgileniyor.

Kent dokusunun ve rantın büyük kısmını oluşturduğu için daha çok konut yapıları, yani evler bu yasadan etkilenecek. Evlerimiz, günlük koşuşturma sonunda geri dönmeye can attığımız, kimi kez yanlızlığı, kimi kez paylaşmaktan keyif aldığımız anları yaşadığımız yerler. Bu yüzden mimarisi berbat ve ilk depremde yıkılacak bile olsa, insanların evlerine olan bağlılığı göz ardı edilemez. Evleri havaya uçurulacak bir yapı olarak gören anlayışla hazırlanmış fazlası ile sert bu yasanın toplumsal olarak büyük sorunlara yol açacağını kestirmek zor değil. Belki daha ferah, daha kıymetli evlere sahip olmak istiyor olabiliriz ama bu önemli kararı bir yasa zoruyla almayı, buna mecbur bırakılmayı kimse istemez. Basit bir apartman tadilatında bile ortak kararların alınamadığı, hoşgörüsüz, bencil bireylerden oluşan bir toplum olduğumuzu hatırlatmaya gerek yok. Siyasetçiler ve medya yüzünden zaten aşırı gergin bir toplumun yaşadığı bu coğrafyada yedi milyon binayı yıkmaya niyetli böyle bir yasanın yaratacağı sosyal gerilim pek düşünülmüyor. Bu yasanın toplumsal ve bireysel olarak neleri ıskaladığını, tek bir evin ne anlama gelebileceğini görmek için Pelin Esmer’in yazıp yönettiği “Onbire On Kala” filmini seyretmenizi tavsiye ederim. Afet yasası ile belki yaklaşan depremi savuşturabileceğiz, ama kentleşme, mimari ve sosyolojik açıdan yeni bir afete davetiye çıkartıyor olabiliriz.

Sağlam ama yine çirkin
İyi niyetle başlanıp kötü bir şekilde yazılan “Afet Yasası” riskli yapıların yıkılıp nasıl dönüşeceğini detaylı bir şekilde tarif etmiş olsa da bu yıkılan alanların neye nasıl dönüşeceğine hiç değinmediği için eksik ve yanlış. Sadece riskli yapıların yıkılması ile ilgilenmesi ve yeniden inşa edilecek yapılarının  sorumluluğunun mal sahiplerine ve müteahhitlere bırakması yasanın yanlış tarafı. Bu dönüşümle birlikte kamusal mekanların ve kentsel donatımların üretimine dair yasada hemen hemen hiç bir düzenleme yok. Yedi milyon binayı yıktıktan sonra çıkan molozlarla neler yapılacağı bile düşünülürken, bu coşkulu yıkım faaliyetinden sonra nasıl bir kent yaratılacağına dair düşünce üretme tembelliğini anlamak mümkün değil.

Eğitimin sorumluluğunu okulları işlevsizleştiren dershanelerin insiyatifine bırakmakla, sağlığın sorumluluğunu kar odaklı özel hastanelere devretmekle, toplu taşıma sorumluluğunu dolmuş ve minibüslere yıkmakla devlet kurumları ve belediyeler bugüne dek yeterince vahşi ve obur sektörler yarattı. Şimdi bu uyduruk çözümlerin yarattığı sorunlarla başetmeye çalışıp dershaneleri, özel hastaneleri, minibüsleri ehlileştirmeye uğraşıyorlar. Kentsel dönüşüm yasası da aynı alışkanlıkla doğru dürüst kentler ve konutlar yapma sorumluluğunu devletin ve belediyelerin üstünden bireylere ve özel şirketlere atmakta. Bundan sonraki hükümetler bu yasa ile semirmiş binlerce müteahhit şirketini nasıl dizginleyeceklerini düşünecekler. Üstelik TOKİ yüzünden kamu kurumlarının ellerinde kalan tek sermaye olan kentsel topraklar da binlerce küçük parçaya bölünüp satıldıkları için bundan sonra kamunun serbest piyasa aktörleri ile pazarlık güçleri de kalmayacak. Uzun süreceği belli olan kamu ve özel sektör arasındaki bu rant savaşının ilk muharebesini, hiç hesapsızca ortaya atılan insafsız imar hakları ile umutların köpürtüldüğü Fikirtepe’de şu sıralar izleyebilirsiniz.

Kentlerin yeniden yaratılmasını düzenleyen bir yasada mimar ve plancılarının rolünden hiç bahsedilmemesi ise akıl almaz bir eksiklik.² Dönüşümde en önemli aktör olması beklenen meslek insanlarına sadece anlaşmazlıklarda hakem rolü vermek sakat bir anlayış. Bu kentleri, konutları tasarlayacak mimarları unutup tüm sorumluluğu mal sahiplerine ve yetkiyi de müteahitlere vermek yarım asırdır devam eden hataların yine tekrarlanacağı anlamına geliyor. Evet, belki artık sağlam ve depremde yıkılmayacak lüks(!) konutlar inşa edilecek ama kentler yine düzensiz, kaldırımlar yürünemez, parklar tekinsiz, okullar ruhsuz, kamu binaları sıkıcı, ibadet yapıları ise birbirinin kopyası, birbirinin aynısı kentlerde ve sitelerde yaşayanlar ise yine mutsuz ve huzursuz olacak. Bu yasanın başlatılması şerefine 30 ayrı yerde birden yıkılan çürük kamu yapılarının yerini alacak yenileri nasıl olacak dersiniz? Yine inşaatları en ucuza yapacak müteahhitleri seçecek bilindik ihaleler açılacak ama yapıların tasarımı için önce mimari projelerin yapılması gerektiği, kamu yapılarının tasarımının ucuz bina ihaleleri ile çözülemeyeceği yine unutulacak. Gündelik hayatımızın estetiği yine bir öncelik olamayacak, sağlam ama çirkin kentlerimiz olacak ve bu sefer onları yıkıp yeniden yapmak için bahane bulamayacağız.

——

*Tabula Rasa: Latince’de “boş tablet” anlamındaki bu deyim batı dillerinde yeni bir başlangıç safhasında boş bir zihin, temiz bir sayfa anlamında kullanılmakta. Filozof John Locke, “bireylerin bomboş bir zihinle doğduğunu ve bilgilerinin deneyim ve algı ile biriktiği” savını anlatmak için tabula rasa kavramını kullanmıştır. Bu kavram kent planlamasında var olan dokunun ne var ne yoksa kazınıp temizlendiği durumları ifade etmek için kullanılır.

1-Türkiye Değerler Araştırması 2012, Prof.Dr.Yılmaz Esmer.

2- 16.05.2012 tarihinde kabul edilen “AFET RİSKİ ALTINDAKİ ALANLARIN DÖNÜŞTÜRÜLMESİ HAKKINDA KANUN” da “mimar” kelimesi sadece iki yerde geçiyor. Bu iki kelime ise aynı paragrafta, mahkemeye gelen sorunlarda bilirkişi seçimini tarifleyen 12.madde içinde geçmekte.

** Bu yazı ilk 18.10.2012 tarihinde Arkitera.com‘da yayınlanmıştır.