logo

Betonperverlik *

fa20120809t1a (1) copyToshio Shibata, büyük ölçekli altyapı projelerinin fotoğraflarını çeken , 65 yaşında bir fotoğraf sanatçısı. Doğal peyzajın içinde yer alan mühendislik yapılarına objektifini çeviren Shibata’nın fotoğraflarında Japonya’nın erozyon kontrol yapıları, barajları, viyadükleri, köprüleri ve ıslah edilmiş nehirleri var.

Japonya’daki doğal çevrenin içinde betondan yapılmış bu strüktürlerin kontrastını olağanüstü güzellikte aktarabilen fotoğrafçı “Peyzaja natürmort gibi yaklaşmayı tercih ediyorum, önümdeki manzarayı sanki avucuma alıp inceliyorum. Bu nedenle peyzaj fotoğrafı klişesinden kaçınmak için fotoğraflarımda hiç bir zaman gökyüzünü göstermiyorum.” Diyor. Kimsenin peyzaj fotoğraflarında yer vermek istemediği mühendislik yapılarını, altyapı strüktürlerini bilhassa konu ederek yeni bir bakış açısı yaratmış Schibata, Türkiye’ye hiç uğramamış olsa da bu etkileyici fotoğrafların ardında aslında dolaylı yoldan Türkiye’yi  de ilgilendiren tuhaf bir hikaye yatıyor.

Japonya, kendisine atfedilen tüm imgelerin ve algıların tersini de fazlası ile bulabileceğiniz dünyanın en ilginç ülkelerinden biri. Örneğin, Budist zen kültürünün huzuru ile yoğrulmuş bu topraklardan en vahşi animelerin, en tuhaf toplumsal trendlerin çıkması tam bir çelişki. Fuji dağının eteklerindeki huzurlu pirinç tarlaları, çiçeklenmiş kiraz ağaçları, doğa içine dikkatlice yerleştirilmiş ahşap tapınakları, zen bahçelerindeki çay törenleri gibi sayısız incelikle meşhur olmuş, her işi en nitelikli şekilde yapmayı erdem sayan aşırı kibar insanların oluşturduğu bir kültürün kendi coğrafyalarına acımasızca davranması olağanüstü bir başka çelişki. “Japonlar kendi coğrafyalarına kötü mü davranıyorlarmış?” diyorsanız beş sene kadar önce Betonart dergisinin 21.sayısında yazdığım bir makaleden özetleyerek anlatmaya çalışayım.

Gavan McCormack’ın “The Emptiness of Japanese Affluence” kitabında aktardığı gibi para piyasalarının ve bankaların 90’ların başında bir anda çökmesi sonucunda, Japonya tarihindeki en ciddi finansal krizlerden birini yaşamaya başladı. Bulunan çözümlerden biri, bankaların devletin inşaat faaliyetlerine ve gayrimenkul sektörüne aktardıkları ucuz kredilerle para piyasalarını kurtarmaktı. Oysa hükümetlerdeki bürokratların bu kararlardan büyük çıkarları vardı. Demir Üçgen olarak da adlandırılan ilişkiler ağı ile pek çok bürokrat veya bakanın büyük altyapı projelerini yürüten inşaat şirketleri ile saklı ilişkileri oluşmuştu. Tüm bu pis kokulara rağmen, durdurulamayan Japon bürokrasisi işlemeye devam etti. Bunun sonucunda 90’ların başından itibaren tüm Japonya toprakları, tarihinde görülmemiş ölçüde bir şantiye sahasına dönüşmeye başladı. Öyle ki, Japonya artık bir dokken kokka, yani inşaat devleti olarak anılmaya başlandı. Rakamlar da bu savı doğrulamakta zaten. Japonya’nın inşaat faaliyetlerine ayırdığı bütçe İngiltere’nin iki, Amerika ve Almanya’nın üç katına ulaşmış durumda. Milli gelirin %8’i altyapı faaliyetlerine ayrılırken bu sektörde 7 milyon kişi, yani tüm Japonya’nın işgücünün %10’u çalışmakta. Devasa bir makinaya dönüşen inşaat sektöründe bu nedenlerden ötürü değişiklik yapmak nerdeyse imkansız hale gelmiş durumda. Sürekli hareket halinde olması gereken inşaat ekonomisi devi Japonya’nın altını üstüne getirmeye bu yüzden devam ediyor.

img_01 copy

Hükümetlerin büyük miktardaki bütçeleri kentlerdeki altyapı projelerine aktarmasından sonra, bu faaliyetler yavaş yavaş kırsal alanlara doğru sıçramaya başladı. Sert okyanus dalgaları ile yavaş yavaş eriyen Japonya’nın tüm kıyıları da bu faaliyetlerden nasibini aldı. 1993’de Japonya sahillerinin %55’i azgın dalgalara karşı sahili koruyan beton şeritler veya tetrapodlarla çevrildi. Bir zamanlar bu projelere hevesle sahip çıkan Japonlar, bir kaç yıl içinde bütün kıyıları birbirine tıpatıp benzemeye başladığını görünce irkildiler. Erozyonu önlerken Japonya kıyılarının tüm doğal çizgilerini yok etmişlerdi.

İkinci dünya savaşının sona ermesinden hemen sonra Japonya’nın doğal ormanlarının yarısı ticari olarak daha değerli olan ve hızlı büyüyen Japon Sediri ile değiştirilmişti. Ancak doğaya yapılan bu ciddi müdahale sonucunda sel ve erozyon felaketleri artmıştı. Erozyonu önlemek için hükümetler altyapı faaliyetlerini ormanlık ve dağlık kırsal alanlara kaydırmaya başladılar. Erozyondan kaynaklı sel felaketleri devasa inşaatları meşrulaştırıyor gibi görünse de hükümetlerin ve inşaat firmalarının bu meşruiyeti fazlası ile kendi yararlarına kullandılar. Öyle ki, devlete bağlı Nehir Bürosu, Japonya’nın 113 büyük nehrinden 110 tanesine irili ufaklı toplam 2.800 tane baraj inşa etti. Bu nehirlerin yataklarının büyük kısmı ise taşkınları önlemek ve suyun akışını kontrol edebilmek adına beton ile kaplandı. Zaten tüm Japonya’nın nehir yataklarının %97’sinin doğal akışları barajlarla kesilmiş durumda iken, hükümetler önceden aldıkları proje kararlarını durduramadıkları için 500 yeni baraj daha inşa etmeye devam ettiler. Doğal su akışının kesildiği ve yataklarının betonla kaplandığı nehir ve derelerdeki biyolojik hayatın tükenmesi de bu inşaat faaliyetlerinin yan etkilerinden biri oldu.

toshio_shibata_ne_en_1949__waterfolio_2006-169-2 copy

Sorunlar bu kadarla kalmadı ve ardı ardına geldi. Su akış yollarını kontrol altına alarak, yağmurun yamaçlardan çok daha hızlı bir şekilde akmasına neden olan bu altyapı faaliyetleri yüzünden yamaçlardaki bitki örtüsü zayıflamaya başladı. Ardından zayıf bitki örtüsü yüzünden zemine tutunamayan toprak, kaymalarla birlikte yerleşim yerlerini tehdit eder hale geldi. Bu sorunla baş etmek için yine inşaat sektörü devreye sokuldu. Bugün Japonya’nın kırsal kesimindeki pek çok yamaçta inşa edilmiş dev betonarme ızgaralarla toprak kaymaları önlenmeye çalışılıyor. Lakin inşaat şirketleri ve onlara bağlı bürokrat ve politikacıların mutluluğu, dökülen beton hacmi ile doğru orantılı. Öyle ki, Japonya’nın içlerinde hiç bir yere çıkmayan yollar, bir işe yaramayan köprüler, kilometrelerce uzunlukta beton nehir yatakları görmek olağanlaştı. Çünkü Japon politikası hala doğanın ehlileştirilmesini aksi takdirde ülke olarak milli bir felaketle baş başa kalacaklarını savunmakta.

İşte Schibata’nın meşhur bir fotoğraf sanatçısı olmasını sağlayan o etkileyici fotoğrafların arkasında böyle kirli bir politikanın ürünleri var aslında. 25 sene önce bir inşaat cumhuriyeti haline gelmeye başlamış Japonya’nın durumu hala çok kritik. Doğal bitki örtüsü, ekolojik hayatı ve coğrafyası gün geçtikçe daha da mahvoluyor. İnşaat şirketlerinin devletle sıkı ilişkisinden kaynaklanan yozlaşmanın ve yolsuzluğun önüne geçilemiyor bir türlü. Öyle ki, patlayan Fukishima Nükleer santrali çevresindeki New Jersey eyaleti büyüklüğündeki bir bölgeyi, radyoaktif artıklardan temizlemek için hesaplanan 13 milyar dolarlık ihale, Fukishima santrali dahil Japonya’daki 54 santralden 45’ini yapan en büyük üç inşaat şirketinden oluşan bir konsorsiyuma verilmiş. İnşaat ve enerji sektörlerindeki şirketlerin pek çoğunun aynı olduğunu ve aslında esas işi yapanları taşeron ve taşeronların taşeron şirketleri olduğunu belirtmeye gerek yok herhalde.

Bu hikayeyi okurken son 10-15 senedir Türkiye’de yaşanan bazı olaylar ve kavramlar herhalde hatırınıza gelmiştir. Dokken kokka (İnşaat devleti)  ve İnşaat ya Resullalah benzerliği mesela… Japonya’nın beton barajlarla ıslah(!) edilen nehir yatakları ve Türkiye’nin neredeyse her deresine döşenen HES boruları örneğin… Japonya’da erozyon ve sellerin, Türkiye’de ise depremin inşaat sektörünü besleyecek bir bahane olarak kullanılması mesela… Duble yolların, her yıl bir kısmı denize kayan Karadeniz otoyolunun , Kuzey İstanbul ormanlarını biçen yolun, üçüncü Boğaz Köprüsünün, üçüncü havaalanının, Taksim’in altını üstüne getiren projenin inşaat şirketlerinin hep aynı olması ve sahiplerinin devletle olan sıkı ilişkileri mesela… Birbirine kültürel ve mesafe olarak pek de yakın olmayan iki farklı ülkenin kendi coğrafyalarına benzer şiddette haşin davranması, yolsuzluk ve politik yozlaşmalarının ortak paydasının inşaat sektörü olması, betona bağımlı bir ekonomi politikasının benzer sonuçlarını görmek ibretlik bir hikaye.

Sık sık Japon politikacıların intihar veya istifa etmelerini duyar, sonra da “aferin, bak ne kadar onurlu insanlar” cümlesini ediveririz, değil mi? Sonra da Türkiye’deki politikacıların yolsuzluklarının ispatlanmasına rağmen hala istifa etmemelerine şaşırırız. Bu yukarıda yazılanlar ışığında bir kez daha düşünelim. Herhalde, önemli olan istifa edecek kadar onurlu olmak değil, istifaya neden olmayacak bir onurla çalışmak.

* Bu yazı İstanbul Art News Ocak 2015 sayısında yayınlanmıştır.