logo

Minibüslü Kentler, Biberli Öğrenciler, Öylesine Üniversiteler

20 yaşında genç bir kadın olan üniversite öğrencisi Özgecan Aslan, 11 Şubat 2015’te Mersin’de vahşice öldürüldü. Her gün en az bir kadının şiddet gördüğü, kocası veya akrabası tarafından öldürüldüğü Türkiye’de, neredeyse kanıksanmış kadın cinayetlerine bir yenisi daha eklendi. Ama gözü dönmüş sapık ve canilerin her gün bindiğimiz minibüs veya taksi şoförü olabileceğini hatırlattığı için bu olay biraz daha dikkat çekti. Ne yazık ki bu da bir kaç gün sonra unutulacak, istatistiklere bir rakam olarak eklenecek. Çünkü devletin, kadına bakışı belli ve erkek terörü sorununu çözmeye niyeti yok. Kız mıdır, kadın mıdır bilemem”, “Kadın erkek eşitliğine inanmıyorum”, “Kadınlar iş aradığı için işsizlik yüksek”, “Tecavüze uğrayan doğursun, gerekirse devlet bakar” “Hamile kadınlar sokağa çıkmasın”, “Eşitlik politikaları Türkiye’de aile birliğini bozuyor” diyen erkeklerle dolu meclis başka işlerle meşgul olacak, kadınlar öldürülmeye devam edecek. Başbakan, Cumhurbaşkanı, bakanlar yine bizi ifrit edecek fıtrat, iffet ve dini değerle dolu sözler edecek.

Tecavüz ve kadın cinayeti olarak görülen bu vahim olayda dikkati çeken bir husus var. Kalleşçe öldürülmeden önce Özgecan, yanında taşıdığı biber gazı ile mücadele etmiş. Çantasında biber gazı taşıdığı için bırakın Mersin’i, Nişantaşı’ndaki kadını bile garipsemeyecek bir ülkedeyiz. Kadınlar Türkiye’de neredeyse arkalarında üçüncü bir gözle doğacak kadar tetikte yaşamakta. Her an etrafları gelişimini tamamlayamamış insan suretindeki primatlar ile çevrili. O yüzden kadınlar sabah “bugün ne giysem de öldürülmesem” diye evden çıkarlar; işe giderken, eve dönerken dolmuşta, takside gözleri hep tedirgin, elleri hep telefonda acil durumda arayacağı kişinin üstünde, kendi arabalarındaysa kapılar camlar hep kilitli, çantalarında biber spreyleri, çakılar, el fenerleri… Söz konusu primatların böyle özgürce şoförlük filan yapıp aramızda dolaşabildiği ortamı oluşturan koşulların büyük kısmını sosyal bilimciler anlatıyorlar zaten. Bir de bu ortamı bu primatlara elverişli hale getiren fiziksel koşullar var, nedir onlar bakalım.

Özgecan, Çağ Üniversitesi’nin Psikoloji Bölümü’nün birinci sınıfında okuyordu. Çağ Üniversitesi’ni bugüne dek duymuş çok az kişi vardır herhalde. Pıtrak gibi Türkiye’nin her yerinde açılan özel üniversitelerden biri. Çağ Üniversitesinin eğitim kalitesini bilmiyorum ama aksini pek azı için iddia edebileceğimiz gibi özel üniversitelerin çoğunun amacı bilim ve bilim insanı üretmek değil, para kazanmak. Hepsi de vakfetmek kelimesinin içini boşaltmaktadır çünkü çoğu sanayici ve işadamı olan kurucularının derdi ilk yatırımı ne zaman geri alıp da kara geçebilecekleridir.

Özgecan’ın okuduğu Çağ Üniversitesi, aşağıdaki uydu görüntüsünden de görebileceğiniz gibi, ne Mersin’de ne de Adana’da değil, tam bu iki şehri birbirine bağlayan karayolunun ortasında, en yakın yerleşim yeri Yenice kasabasının bile dışında bir yere kurulmuş. Üniversite’nin web sitesindeki adres bile şöyle: Adana – Mersin Karayolu Üzeri Yenice / Mersin. Çok büyük ihtimalle arsa fiyatları daha düşük olduğu için yer seçimi bu bölgede yapılırken, kurucuları “hem Adana’dan hem Mersin’den öğrenci gelir, ne güzel işte” demişlerdir. Etrafta tarlalar dışında başka hiç bir şey yok. Karşısından Mersin-Adana demiryolu geçse de üniversiteye yakın tren istasyonu yok.

Çağ Üniversitesi

Normalde sadece benzin istasyonu olabilecek bir yere üniversite ruhsatı veren belediyenin kent planlaması bilgisi olsa bile mevcut politik ortamda o bilgiler uygulamaya dönüşmüyor. Kaldı ki öyle bir kent planlama bilinci olsa bile, bağımsız icraat gücünün de Türkiye’deki belediyelerde olduğunu iddia edecek biri yoktur herhalde artık. Kim bilir araya hangi milletvekilleri, nüfuzlu siyasetçiler girdi ve tarım veya endüstri alanı olan, otoyolun ortasında bir yere üniversite ruhsatı verildi. Üniversite dediğin kent içinde olur, dışında değil. Çünkü üniversite denen şey güzel binalar topluluğu olmadığı gibi, sadece derslerden oluşan bir eğitim süreci de değildir. Üniversitede öğrenci de akademisyen çoğu kez ders dışındaki zamanlarda birbirlerinden beslenir. Onları bir arada tutacak yoğunlukta ve cazibede bir ortam yoksa üniversite de yoktur.

Çağ Üniversitesi Tarlaya üniversite izni veren belediye ulaşımla ilgili sorumluluğu da özel sektöre atmış; Tarsus Otobüs Kooperatifi diye bir oluşuma yetkiyi vermiş. Bu hatta çalışan minibüslerin Türkiye’nin herhangi bir yerindeki dolmuş-minibüs çetesinden farkı yok. Daha fazla kazanmak için tüm güvenlik kurallarını hiçe sayan, yolcuları bozuk para olarak gören alıştığımız bir zihniyet. Belediye denetimi filan hak getire; ne araçların ne şoförlerin bu işe uygun olup olmadığı kontrol edilmez. Şoför denince kafanızda canlanan karakter herhalde efsane haline gelmiş nazik ve misafirperver Anadolu insanından müteşekkil değildir. Özgecan ve pek çok genç kadın da öyle düşündüğü için çantasında bu biber gazı spreylerinden taşımak zorunda.

Neden bir insan çantasında biber gazı taşımak zorunda kalsın, okulu şehir dışında olduğu için? Neden o okul şehir dışında zaten? Neden Mersin’de, Ankara’da, İstanbul’da hala kelle koltukta minibüslerle evlerimize gitmek zorundayız?

Evet, her şeyden önce Özgecan olayı Türkiye’deki siyasi iklimde serbestçe semiren erkek terörünün sonucu bir kadın cinayetidir. İşi iffete, fıtrata, ahlaka, pembe otobüse filan yönlendirmeye çalışanlar da bu teröre destek verenlerdir, bunun tartışılacak bir tarafı yok. Lakin dolaylı olarak bu terör iklimini doğuran fiziksel koşullar da var.

Bugüne dek katlı otoparktan dönüştürülmüş, ışıksız ve havasız sınıfları olan veya eften püften bir iki depo binasının tıkış tıkış doldurulması ile “eğitime uygun” hale getirilmiş bir kaç üniversitede ders verdim. Önceki işim gereği pek çoğunu da ziyaret ettiğim için üniversitelerin mekânsal koşullarını gözledim. Özeti şu:  %99’u eğitime uygun değil. Eğitime uygun olmadığı gibi insan güvenliğine ve sağlığına da uygun değil.

Yılda 30 Bin TL verdiği halde merdiven basamaklarında maket yapmaya çalışan öğrencilerim oldu. En fazla 20-30 kişinin hava ihtiyacını karşılayabilecek ama 90 öğrencinin doldurulduğu sınıflarda gürültü içinde proje dersi yaptığımız oldu. Dolap yeri olmadığı için koca proje çantasını her gün eve götürüp getirmekten bıkıp maket filan yapmadan mezun olan öğrencilerim vardı. Okuldaki her sınıfı vardiya usulü ile doldurup daha çok para kazanmak isteyen yönetimler yüzünden beş dakika uzayınca derse koridorda temizlikçilerle birlikte devam ettiğimiz bile oldu.

Genelde kıyıda köşede kalmış apartmandan hallice bir binanın dönüştürüldüğü yerde açılan üniversite müsveddesinde, “stüdyoya ne gerek var amfide yapın işte proje dersini” diyen rektörleri olduğunu duyduk. Kütüphane diye üç beş rafı olan, 15 senelik tozlu bilgisayarlarla dolu bilgisayar odasının olduğu üniversiteler de gördük. Velilere ve öğrencilere hoş görünmek için otoyol kenarındaki dinlenme tesisi havasında içinde playstation odaları, bir TL ile çalışan masaj koltukları, kuaförleri olan okullar da var. Bunların çoğu kent içindeki sıkışık binalarda kurulmuş üniversitelerde olan durumlar.

Öte yandan kütüphanesi, yemekhanesi ve derslikleri arası yürüyerek en az yarım saat süren, büyük ama çorak ve tenha kampüsleri olan kent dışındaki okullar da var. Neden böyle diye sorduğunuzda “ileride araziyi elimizden almasınlar diye her köşeye bir bina diktik hocam” diyorlar. Böyle dev kampüslerde herhangi bir mimari kalitesi olmayan, her tarafı ucuz seramiklerle kaplı akustiği kötü, aydınlatması berbat, gıcır gıcır ama ruhsuz okullar da gördük. Girişleri ihtişamlı, çoğu Osmanlı özentili bu yepyeni kampüslerde ne akademisyeni ne öğrenciyi okulda tutacak atmosfer oluşmadığı için akademik ortam da kurstan daha iyi değil. Sevimsiz binalardan çıkıp tenha kampüsten bir an önce ayrılmak isteyen öğrenciler kendilerini Özgecan’ın yaptığı gibi ya en yakın AVM’ye ya da evine atmak istiyor. Yanlış anlaşılmasın, keşke her ilde bir üniversite olabilse, çünkü başka türlü o kentten çıkamayacak gençler bu okullar sayesinde dünyaya açılan pencereyi birazcık da olsa aralayabilme imkanına kavuşuyorlar. Ama bu şekilde uyduruk, öylesine üniversitelerde gördükleri yeterli ve gerçek bilim dünyası da değil.

Özgecan’ı öldürenler yakalandı. Onları sapık ve psikopat minibüs şoförleri olarak biliyoruz.  Ama o primatların şoförlük yapabilmesini sağlayan koşulları da göz ardı edemeyiz. Toplu taşıma hizmetini denetimsiz bir şekilde özel sektöre yıkan; benzin istasyonu olacak arsaya üniversite ruhsatı verip minibüs sistemine insanları mahkum eden belediyeler de Özgecan’ın katledilmesinde bilfiil sorumludur. Çağ Üniversitesi öyle mi bilmiyorum ama salt kar amacı ile okul açıp doğru dürüst bir eğitim ortamı yaratmaktan imtina eden; ulaşımı ve mekânsal kaliteyi umursamayan tüm üniversite yöneticileri de bu vahim ortamları standart hale getirdiği için sorumludur. Sadece diploma odaklı, kurstan hallice okullara üniversite diyerek her yere açılmasına izin veren ve denetlemeyen, üniversite kavramının köküne kibrit suyu döktüğü gibi vasat ve hatta berbat eğitim ortamının norm haline gelmesine göz yuman YÖK ve ilgili devlet kurumları da Özgecan’ın öldürülmesinde sorumludur. Bu üniversitelerde ders vermeye çalışıp ortamın düzelmesinden ümidi kesip sineye çeken biz akademisyenler, meslek insanları da sorumluyuz. Hepsinden daha ötesi rant odaklı kentsel planlama anlayışı ile şahane bir coğrafyayı yaşanamaz bir yere dönüştüren Türkiye’deki herkes Özgecan’ın ve benzeri tüm olmuş ve olabilecek cinayetlerden dolaylı olarak sorumludur. Benzer bir vakanın yarın Türkiye’nin herhangi bir yerindeki, kent dışındaki ucuz arsalara yapılmış gudubet TOKİ konutlarındaki evine giden, AVM’den gece 11’de çıkmak zorunda kalan tezgahtar bir kadının başına gelmeyeceğinin hiç bir garantisi yok çünkü.

Erkek terörüne, kadına yönelik şiddete, laik eğitimi aşındırmaya çalışan devlet politikasına, vatandaşları arasında ayrımcılığı körükleyen siyasetçilere elbet karşı duralım. Ama çoğunlukla “şimdi sırası değil” dediğimiz insan gibi yaşamamız için gerekli güvenli ve ucuz ulaşım, doğru dürüst eğitim, sağlıklı mekânlar, güvenli sokaklar gibi basit ve aslında çok mühim taleplerimizde ısrarcı olmadan diğer konular da çözülmeyecek. Bu ülke her gün bizi öldürüyor, ama bizi öldüren bu ülkeyi doğrusunu bildiğimiz halde yanlış şeylere razı olarak hep birlikte yaratıyoruz.

* 15.2.2015 Sabah saatlerinde yazılan bu yazıdan sonra, aynı gün akşamında bir habere göre, Çağ Üniversitesi öğrencilerinin daha önce defalarca hem minibüs şoförleri hakkında şikayet dilekçeleri verdiklerini, hem de rektörlükten sadece sabah ve akşam olan servis saatlerini artırmalarını istediklerini öğrenmiş olduk.