logo

Şehirde Yatmak

Henri Cartier Bresson, Boston, 1947

Henri Cartier Bresson, Boston, 1947

Evrimin en önemli aşamalarından biri olan iki ayaküstünde yürümenin yanı sıra insanın en temel iki hareketi oturmak ve yatmak. Hayatımızın büyük bir kısmını yatarak ve oturarak, az bir kısmını da ayakta durarak ya da yürüyerek geçirmekteyiz. İnsan yavrusu doğumundan uzunca bir süre ve epey yattıktan sonra oturmaya geçebiliyor. Yürümeye başlaması başlı başına bir eşik. Belki de yürümeye verilen bu ihtimam yüzünden yatma eylemi epey sıradanlaşmış, üzerinde pek düşünülmeyen, sadece uykuyla ilişkilendirilmiş bir pozisyon. Bu yüzden gündelik hayatta yatak odaları dışında yatan insanlar görmek garip karşılanır.

Oysa insanın en masum hali yatıp uyuduğu anlar olmalı. Gözler kapandığında maskeler düşer, kalkanlar iner. Savunmasız kaldığımız bu anları kendimizi emin hissedebildiğimiz yatak odalarımızda yaşayabiliyoruz ancak. Oturarak uyumak zorunda kaldığımız yerlerde, mesela bir otobüs koltuğunda, vapurda ya da bir bankta, gözlerimiz kapansa da pek rahat edemeyiz. Ama güneş tepedeyken koşturmaktan yorulmuşken, “şöyle bacakları uzatarak sırtüstü yatıp azıcık kestirebilsem” ya da ağır bir yemekten sonra işe dönmeden önce “şurada kıvrılabileceğim bir yer olsa da uzansam” diye hangimiz düşünmemiştir ki…

Sadece uyumak için değil, bazen gözleri kapatıp uzanıp düşünmek için de sırtımızı yaslayacak bir yer, rahat bir köşe gerekir. Ertelemek gerekir çoğu zaman bu istekleri, “akşam olsa da yatsam” diyerek. Oysa belki de o an gözümüzü kapatabilsek, meseleler daha kolay çözülecek, sinirimiz geçecek, derdimizi unutacak, daha çok seveceğiz hayatı. Siesta kültürünün olduğu şehirlerde hayat biraz daha rahat akıp gitmiyor mu zaten?

Yaşadığımız şehirler insanın en temel üç hareketinden biri olan yatmak için neredeyse hiç bir şey sunmaz. Bilakis, belediyeler yürümek için kaldırımlar, oturmak için banklar hazırlarken, rahatça uzanmamızı engellemek için ellerinden ne gelirse yaparlar. Havaalanlarında, istasyonlarda, duraklarda koltuk aralarına kolluklar konur ki beklerken uzanıp kestirmek engellensin. Amerika ve İngiltere gibi sokakta yaşayanların yoğunlukta olduğu yerlerde, yatılabilecek yerlere metal çıkıntılar yerleştirildiğini görmüşünüzdür. Parklarda çimlere uzanıp kestirmek istesek zabıta ya da polis tepemizde biter anında. Çünkü nedense, parklarda yatanların evsiz, aylak ve toplumca tehdit unsuru olarak görülen kişiler olduğu genellemesi kabul görür. Yatıp uyuyan bir insanın tekinsiz; uyku gibi olabilecek en masum hareketin zararlı kabul edilmesi şehir hayatı içinde gerçekten ilginç bir çelişki. Diğer yandan zenginleştikçe insanların şehrin sunduğu imkânlardan kopması da bu çelişkinin başka bir boyutu.

Bir yandan, tek başınayken ayakları uzatıp gözümüzü kapatabileceğimiz bir köşe ya da çimlere sere serpe uzanıp azıcık kestirebileceğimiz bir park bulsak bile bunu yapmaktan bizi alıkoyan koşullar var: çantamız ve cüzdanımızdan kaynaklı tedirginlikten, bedenimize gelecek tehditlerden gözümüzü kırpamayız.

Bir belediye başkanının belki de tek bir maddeden oluşan seçim bildirgesi olabilirdi bu konu düşünüldüğünde. “Ben bu şehri parklarında ve sahillerinde her an yatıp uyuyabilecek kadar güvenli ve konforlu yapacağım” diyen bir belediye başkanı hayal edebiliyor musunuz? İstediğiniz an herhangi bir yerinde uzanıp kestirebileceğiniz bir kentin diğer sorunları da çoktan çözülmüş olurdu zaten.

Sonraki haftalarda şehirde oturmak, durmak ve yürümek üzerine düşünelim…

* Bu yazı 21.4.2015 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmıştır.