<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>ÖMER KANIPAK</title>
	<atom:link href="http://www.omerkanipak.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.omerkanipak.com</link>
	<description>Personal Website</description>
	<lastBuildDate>Thu, 10 May 2012 19:24:37 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.2</generator>
		<item>
		<title>Topçu Kışlası’nı diriltmek ne anlama geliyor?</title>
		<link>http://www.omerkanipak.com/2012/03/17/topcu-kislasini-diriltmek-ne-anlama-geliyor/</link>
		<comments>http://www.omerkanipak.com/2012/03/17/topcu-kislasini-diriltmek-ne-anlama-geliyor/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 17 Mar 2012 17:06:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>omerkanipak</dc:creator>
				<category><![CDATA[Architecture]]></category>
		<category><![CDATA[Urban]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.omerkanipak.com/?p=754</guid>
		<description><![CDATA[“Bir iş, tamamlanacağı zamanı doldurana dek uzar”. Verimlilik tartışmalarının bu ünlü deyişi, bürokrasi ve şirketlerdeki verimlilik üzerinde pek çok kitabı olan C.Northcote Parkinson’un hicivlerle dolu ünlü kitabı Parkinson Kanunu’undan. Parkinson’un aynı kitabında fazla dikkat çekmemiş mimarlıkla ilgili bir bölüm de var.  Büyük şirketlerdeki verimsizlikleri ve bürokratik saçmalıkları incelerken Parkinson, şirketlerin kendilerine gösterişli müdürlük binaları yaptırdıktan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>“Bir iş, tamamlanacağı zamanı doldurana dek uzar”.</em> Verimlilik tartışmalarının bu ünlü deyişi, bürokrasi ve şirketlerdeki verimlilik üzerinde pek çok kitabı olan C.Northcote Parkinson’un hicivlerle dolu ünlü kitabı <em>Parkinson Kanunu</em>’undan. Parkinson’un aynı kitabında fazla dikkat çekmemiş mimarlıkla ilgili bir bölüm de var.  Büyük şirketlerdeki verimsizlikleri ve bürokratik saçmalıkları incelerken Parkinson, şirketlerin kendilerine gösterişli müdürlük binaları yaptırdıktan kısa süre sonra güçlerini kaybettiklerini fark etmiş.  Sadece şirketler değil tarihte de pek çok önemli iktidarın en güçlü zamanlarında inşa ettirdikleri haşmetli yapılar da bu iktidarların zayıfladıkların dönemin işaretleri olmuş. Örneğin, Paris’ten Versailles’e taşınan 14.Louis, inşa ettirdiği devasa sarayda hükümdarlığının en iyi yıllarını geçirmedi ve zamanla politik gücünü kaybetti. İngiliz Kralı 5.George Hindistan sömürgesinde yepyeni bir kent kurma emrini verip inanılmaz miktarda para harcadıktan ve ülkenin yeni başkenti olarak Yeni Delhi’yi ilan ettikten sadece 16 yıl sonra Hindistan bağımsızlığını ilan etti.  1950’de Irak kralı 2.Faysal yeni Bağdat’ı kurmak için Wright’tan Le Corbusier’e dek dönemin en ünlü mimarları ile çalışmaya başladıktan çok kısa süre sonra ailesi ile birlikte katledildi. Daha geçtiğimiz sene devrilen Kaddafi bile benzer bir akıbeti yaşadı; mimar Tabanlıoğlu’na tüm Afrika ülkelerinin liderlerini ağırlayacak ihtişamlı bir kongre binası yaptırdı ancak bunun saadetini süremedi, sonu malum.</p>
<p>Parkinson’un analizlerine göre büyük şirketler de benzer kaderleri paylaşıyordu. Ona göre bir kurum veya kişi gösterişli bir yapı yapmak için esas işinden zaman bulup meşgul olabiliyorsa bir şeyler ya ters gitmiştir ya da gidecektir. Amerika’nın medya devlerinden CBS New York’taki yeni genel müdürlük binasını ünlü mimar Eero Saarinen’e tasarlattıktan sonra ne yazık ki uzun süre bu yapıda huzurlu bir ömrü olmadı ve rakiplerinin gerisinde kaldı. Benzer şekilde ilk trans okyanus uçuşlarını gerçekleştiren efsanevi havayolu şirketi PanAm, gücünün doruğunda iken New York’ta inşa ettirdiği yeni gökdelenine 1963’te taşındıktan yaklaşık 10 sene sonra petrol krizi ile birlikte inişe geçti ve bundan 20 sene sonra da iflas etti.</p>
<p><span id="more-754"></span></p>
<p>Günümüzde de Parkinson’un bu analizlerinin çoğu durumda geçerli olduğunu savunuluyor. Örneğin AT&amp;T telefon şirketi, postmodernizmin ikonlarından biri sayılan Philip Johnson’un eseri New York’taki ünlü binasına 1984’te taşındığında çoktan çatırdamaya başlamıştı. Benzer şekilde Renzo Piano tarafından tasarlanan yeni binasına taşındıktan çok kısa süre sonra New York Times gazetesi, internet yayıncılığı yüzünden zor durumda kaldı. Bu tarihsel gerçeklerden güç alan bir iddia da bu aralar sıkça bahsedilir oldu: Apple’ın patronu Steve Jobs’un ölmeden önce başlattığı Foster tarafından tasarlanan devasa simit şeklindeki yeni merkez binasının inşaatı tamamlanmadan, ellerinde Apple hisselerini bulunduranların bunlardan bir an önce kurtulmaları öneriliyor. Bir benzer iddia da Türkiye’de ortaya konabilir belki: Her ne kadar bir yatırım projesi olsa da tüm haşmeti ile tamamlanmakta olan ve sahibinin binanın her aşaması ile şahsen ilgilendiği Zorlu Center, holdingin geleceği için nasıl bir sinyal veriyor göreceğiz.</p>
<p>Mimarlığın büyülü cazibesi ile iktidarlarını ve egolarını parlatmak isteyen diktatörlerin, cumhurbaşkanlarının, başbakanların, devasa şirketleri yöneten iş adamlarının ilginç hikayelerini “<strong>Gösterişli Yapı Kompleksi</strong>” (<em>Edifice Complex</em>) adı altında 2005 yılında kitap haline getiren ünlü mimarlık eleştirmeni Deyan Sudjic de benzer argümanlar sunuyor.</p>
<p>Hitler’in veya Mussolini gibi diktatörlerin güçlerini mimarlık yolu ile gösterme çabaları ve en büyük projelerini daha inşa edemeden acı sona ulaşmaları çok bilindik hikayeler. Ancak kitapta benzer diktatörlerden Saddam Hüseyin’in dünyanın en büyük camisi gibi sayısız gösterişli yapı yapma kompleksinden; Tony Blair gibi demokratik bir ülkenin başbakanının ne işe yarayacağı bilinmeyen Londra’nın en masraflı yapısı olan Milenyum Kubbesi yüzünden yaşadığı sıkıntılardan; Mitterand’ın Paris’i Avrupa’nın başkenti yapma hevesi ile başlattığı “Büyük Paris Projeleri” ve temel geometrik formlarla ilgili takıntılarından bahseden pek çok bölüm var. Sudjic, sadece politikacıları değil para sahibi zengin iş adamlarını ve büyük kurumların yöneticilerini de mercek altına almış kitabında. Örneğin, Guggenheim’in meşhur yöneticisi Thomas Krens’in Bilbao ile başlayan dünyada bir seri Guggenheim müze açma planlarının yarım kalması, vakıf yönetimini finansal açıdan zor durumda bırakması ile pahalı mimarlar ve gösterişli yapılarla yaşadığı maceranın pek de iyi bitmeyen sonunu da Sudjic’in kitabında okumak mümkün.</p>
<p><strong>Gösteriş iktidarlığı</strong></p>
<p>Gösterişli mimarlık her zaman gücün, iktidarın ve paranın ürünü olmuştur. Ego sadece yaratıcılıklarından dolayı mimarlarda değil, belki de çok daha fazlası ile mimarlara iş veren idarecilerde, kurumlarda ve yöneticilerde. Ancak hem Parkinson hem de Sudjic’in de gösterdiği gibi iktidar sahipleri mimarlıkla ilgilenmeye başladıklarında zaten iktidarlar ulaşabilecekleri zirveye gelmiş oluyorlar çoğu kez. Belki de biraz içgüdü, biraz egolarının yönlendirmesi ile artık yavaş yavaş bu dünyadan, siyaset sahnesinde veya piyasadan çekilmeden önce her zaman konuşulacak, itibarlarını görünür ve sonsuz kılacak haşmetli yapılar yapma hevesine kapılıyorlar. Mimarlığın iktidarla olan ilişkisine hep masallardaki mutlu son perspektifinden bakıldığı için işin bu boyutu gözden kaçıyor ama çoğu kez bu keyfi süremeden veya yapıların bitmiş hallerini bile görme şansları olmadan krallar, diktatörler, hükümetler ve hatta şirketler tarih kitaplarında bir başlık oluveriyorlar.</p>
<p>Türkiye’de ise AKP iktidarının mimarlıkla ve şehircilikle ilgili danışmanlarının ve idarecilerinin vizyonu pek de parlak değil. Bu nedenle AKP yöneticileri iktidarlarını yeni bir yapı yapmak yerine ancak eski bir yapıyı canlandırmakla veya kopyasını yapmakla taçlandırmayı hayal edebiliyorlar. Ataşehir’deki Selimiye camisi kopyası, kervansaray cami karışımı adalet sarayları, okul binaları bu yaklaşımın bir örneği. Tarihselci bir yaklaşımla Osmanlı-Selçuklu sentezi diye sarıldıkları ve son on yılda inşa edilen tüm kamu yapılarının rüküş mimarisi bugüne dek kendi iktidarlarına pek de somut bir fayda sağlamadı. Mimarlık ve şehircilikle olan bu zayıf ilişkinin aslında AKP yöneticileri de farkında ama siyasi duruşlarına uyan bir şekilde bu sorunu nitelikli olarak nasıl çözeceklerini bir türlü keşfedemediler. Buna rağmen AKP mimarlık ve şehircilik bilimine hep uzak durdu. Sayıları bu ilgisizlikle ters orantılı bir şekilde artan mimarlık fakültelerindeki akademisyenler ve buradan mezun olan mimarlar artık AKP hükümetinin kendilerini lüzumsuz ve hatta engelleyici “<em>enteller</em>” olarak görmesine öyle alıştı ki onlar da hükümetin,  belediyelerin, TOKİ’nin projelerine kayıtsız ve suskun kalmayı tercih ettiler. Diyalog kurulamayacağını anlayan akademik dünya eleştiri bile yapmaya zahmet  etmiyor, sadece içten içe yaşanan sarkastik bir küskünlük hakim. AKP’nin ve belediyelerin kendi görüşlerine yakın mimarlığı vasat ama medyatik olmayı becerebilen bir kaç mimarı yanlarına alarak inşa ettikleri veya meşrulaştırmaya çalıştıkları yapılar da ne Türkiye’de ne de uluslararası mimarlık gündeminde söz konusu bile olmadı, bilakis ciddi mimarlık ortamlarında bunlar alay konusu haline geldi, gelmeye de devam ediyor.</p>
<p><strong>Coğrafyada çılgın maceralar</strong></p>
<p>Öte yandan iki oydan birini almış, ekonomik olarak ülkenin en parlak döneminde, neredeyse sınırsız yetkilere sahip bir çevre ve şehircilik bakanlığı yaratmış bir iktidar partisinin bu topraklarda bırakacağı kayda değer bir mimarlık eserinin olmayışı hala AKP’yi rahatsız ediyor.  Bu nedenle İstanbul’a kanal açmak gibi artık sağduyu ekseninin tam tersinde devasa coğrafi müdahaleler gündeme sürüldü. Türkiye’deki iktidarların bu ülkenin coğrafyası ile pek de barışık olmadığı bilinse de AKP iktidarı, bu ilişkinin en sert dönemini temsil ediyor herhalde. Tüm bilimsel itirazlara ve sık sık hasar göreceği bilinmesine rağmen Karadeniz’in kenarına otoyol inşa edip buradaki dağ-deniz ilişkisini alt üst eden, her fırsatta denizi doldurup kıyı çizgisini yeniden çizen, bir kaç yüz kilo altın için bir dağı ortadan kaldıran, yapılaşma için ormanları kağıt üzerinde orman olmaktan çıkaran, enerji ihtiyacı argümanı ile sonuçlarını fazla düşünmeden çok sayıda dere yatağını HES yapmak için kapatan bir iktidarın belediyeleri de kent merkezinde karayollarını yer altına almak, meydanları ters yüz etmek, apar topar tüneller açmakta sakınca görmüyor elbet. İktidarın coğrafya ile yaşadığı bu coşkun imar gösterisinden ilham alan bir bakan Çeşme ile İzmir’i deniz yolu ile birbirine bağlamak için Karaburun yarımadasını ikiye bölmeyi ve Efes antik kentine denizi getirmeyi, bir vali daha çok turist gelmesi için Sinop’u ikiye ayırmayı, bir inşaat şirketi Marmara denizine ay yıldız şeklinde ada yapmayı, bir başka belediye başkanı kentine Venedik kanalları açmayı telaffuz edebiliyor.</p>
<p>AKP medya mekanizmalarının deşifresini bugüne dek belki de en iyi çözen siyasi parti ve attıkları her zoka medya tarafından afiyetle yutuluyor. Sıra dışı olmanın, muhteşemliğin, gösterişin makbul olduğu günümüz medyası yüzünden aslında vasat ama “çılgın” mimarların projeleri tartışılıyor, sözleri itibar görüyor; öte yandan sağduyu ve akıl ise sıkıcı ve sıradan bulunuyor, görmezden geliniyor. Aşkı için dağları delen Ferhat’ı yüzyıllardır hayranlıkla dinlemiş bir kültürde elbette bu projeler “çılgın”lıkları ile itibar görüyorlar.</p>
<p>Taksim ise fethedilmesi gereken bir plato, potansiyel bir iktidar vitrini olarak bellenmiş durumda. Çünkü AKP Selimiye camisinin kopyasını Ataşehir’de yol kenarına dikse de,  Dolmabahçe vadisini delik deşik de etse hala bunlar yeterince görünür ve ihtişamlı projeler değil. Bu yüzden hiç bir ilgi görmeyen ama gerçekten yeniden düzenlenmesi acilen gereken yayaların her gün ezilme tehlikesi geçirdiği Mecidiyeköy ve Zincirlikuyu kavşakları, kaçak otoparka dönen Karaköy meydanı gibi alanlar yerine önce aslında pek de sorunu olmayan Taksim’de bir şeyler yapılmalı. AKM’yi yıkıp yeniden yapamayan AKP, seçim vaadi olan bu projelerle kentin en önemli meydanını alt üst ederek hem coğrafyaya meydan okuyacak, hem de ortadan kalkmış tarihi bir yapıyı dirilterek, iktidarın şanını vitrinde parlatacak. Bunun ardından sıra Kadıköy, Beşiktaş ve Üsküdar meydanlarına gelecek ve hepimiz yer altında dolaşan kentliler olacağız; yukarısı ise hep beklediğimiz kıymetli turistlere kalacak.</p>
<p>Bu yüzden, Topçu Kışlasını diriltme çabalarını, Taksim’i alt üst etme projesini bir de Sudjic ve Parkinson’un analiz ettiği “<strong>gösterişli yapı yapma sendromu</strong>” merceği ile  incelemekte fayda var. Aslında kentin en önemli düğüm noktasına dozerlerle girildiğinde Kadir Topbaş yaklaşan seçimlerde bu düğümün ayağına dolanacağının farkında belki. 70 senelik bir parkı ortadan kaldırma pahasına ne işe yarayacağı bilinmeyen, muhtemelen bir kaç sene içinde niteliksiz bir pasaja dönüşecek pahalı bir “mumya” bina yapmak da beklendiğinin aksine AKP’ye fazla bir şey katmayacak; belki gelen tepkilerle AKP yönetimi de bunun farkına vardı. Bu yüzden Taksim’de bu projelerin gerçekleştirilme ihtimali hayli zayıf aslında. Ortaya ihtişamlı bir yapı koyma hırsı, başka bir çözüm bulamamanın çaresizliği ve itirazlara rağmen inatlaşma uğruna Taksim’de sözü edilen projeler uygulansa bile bu müdahalelerin sadece fiziksel değil siyasi değişimlerin de işaretçisi olacağını görmek gerek. Tarihteki örnekleri yukarıda sayıldığı gibi, gösteriş amacı ile yapılan her yapı iktidardan inen bir basamak, kimi zaman bir mezar taşı&#8230;</p>
<p><em>(16.03.2012&#8242;de Arkitera.com&#8217;da yayınlanmıştır)</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.omerkanipak.com/2012/03/17/topcu-kislasini-diriltmek-ne-anlama-geliyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Taksim&#8217;in fişini çekecek proje *</title>
		<link>http://www.omerkanipak.com/2012/01/26/taksimin-fisini-cekecek-proje/</link>
		<comments>http://www.omerkanipak.com/2012/01/26/taksimin-fisini-cekecek-proje/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 26 Jan 2012 21:27:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>omerkanipak</dc:creator>
				<category><![CDATA[Text]]></category>
		<category><![CDATA[Urban]]></category>
		<category><![CDATA[Radikal Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.omerkanipak.com/?p=750</guid>
		<description><![CDATA[(Bu yazıyı okurken İstiklal Caddesi’nde bir araca yol vermek zorunda kalmadan en son ne zaman yürüdüğünüzü düşünmenizi rica edeceğim.) Taksim’i yayalaştırma AKP’nin bir iddiası iken bugün gerçekleştirilmeye biraz daha yakın bir fikir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde onaylanan proje geçen günlerde ‘koruma kurulu’nda da onaylandı. Kulağa iyi bir şey gibi gelse de tam tersine bu feci bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_751" class="wp-caption alignnone" style="width: 610px"><a href="http://www.omerkanipak.com/wp-content/uploads/2012/01/taksim-gumussuyu-e1327613137113.jpg"><img class="size-full wp-image-751" title="taksim-gumussuyu" src="http://www.omerkanipak.com/wp-content/uploads/2012/01/taksim-gumussuyu-e1327613137113.jpg" alt="" width="600" height="163" /></a><p class="wp-caption-text">Gümüşsuyu şimdi ve olacaklar</p></div>
<p><em>(Bu yazıyı okurken İstiklal Caddesi’nde bir araca yol vermek zorunda kalmadan en son ne zaman yürüdüğünüzü düşünmenizi rica edeceğim.)</em></p>
<p>Taksim’i yayalaştırma AKP’nin bir iddiası iken bugün gerçekleştirilmeye biraz daha yakın bir fikir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde onaylanan proje geçen günlerde ‘koruma kurulu’nda da onaylandı. Kulağa iyi bir şey gibi gelse de tam tersine bu feci bir gelişme. Öncelikle ülkenin en gözde kentinin en önemli meydanının Ankara güdümlü bir fikirle, tartışılmasına bile fırsat vermeden apar topar değiştirilmeye çalışılmasının, Türkiye’nin zaten bir süredir unuttuğu AB kriterlerine taban tabana zıt olduğunu hatırlayalım.</p>
<p>Belediyenin bu projeyi tanıtan acemice hazırlanmış filminde (<a href="http://vimeo.com/24651018" target="_blank">vimeo.com/24651018</a>) sadece araçların dolaşmasını izliyoruz. Yayalar ise granit bir çölde amaçsızca yürüyen minik beneklere donüşmüş. Bir yayalaştırma projesi nasıl olur da araçların daha rahat ve kesintisiz seyretmesi önceliği ile tasarlanır? Kaldı ki o araçlar o meydana yayaları taşıyor. Hepsini yeraltına alınca Taksim’e gelmek isteyen birinin çıkması gereken fazladan merdivenler, asansörler mi yayaların yararına olacak? Yeraltındaki yolcu indirme bindirme noktalarının nasıl karanlık, sevimsiz, izdihamlı yerler olacağını hayal edemiyorsanız Haşim İşcan Geçidi’ni, Zincirlikuyu’yu, Mecidiyeköy’ü hatırlayın.</p>
<p>Yolların yeraltına alınmasıyla oluşacak devasa yarıklar ise Taksim’in coğrafyasında geri dönülemez müdahaleler yaratacak. Taksim’e çıkan caddelerinin hepsi 8-9 metrelik yüksek istinat duvarlarının arasından yer altına girecek. Bu yarıklar yüzünden refüjdeki ağaçlar kesilecek, kaldırımlar daralacak! Karşı kaldırıma geçmek için yüzlerce metre yürümek zorunda kalacaksınız. Buraları tekinsiz yerler olacak, civardaki esnaf ve işletmeler bundan olumsuz etkilenecek. Yukarıda oluşturulan anlamsız düzlüğü anlamlı hale getirmek için ise promosyon TIR’larına, çadırlarına kiralandığını göreceksiniz.</p>
<p>Bu projeye olumlu bakanlara iki tavsiye: Taşkışla’nın önünden Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nun arkasından Maçka’ya bir yürümeye çalışın. Üstüne Çağlayan’daki yeni adliyenin önündeki düzlükte bir dolaşın. (Bu deneyleri hava kararmadan yapmanızı tavsiye ederim.) Tebrikler, şimdi Taksim yayalaştırıldıktan sonra olacakları tecrübe ettiniz.</p>
<p>Taksim her zaman iktidarların heveslerini sergilemek istediği bir plato oldu. Ancak ilk kez bizi, bu kadar saçma ve düşünülmeden hazırlanmış bir fikri tartışmak zorunda bırakan da mimar Kadir Topbaş oldu. Bugüne dek Nişantaşı’ndan Tünel’e bir tane bile oturma bankı yerleştirmemiş bir belediye sizce sahiden yayaları mı düşünüyor?</p>
<p>Elbette Taksim’in yeni düzenlemeye ihtiyacı var. Ancak bu kesinlikle araçları yeraltına alarak çözülemez. Çok daha basit, ucuz ve kolay bir iki tedbir ve uygulamayla Taksim şahane bir kamusal mekâna dönüşebilirdi. Ama artık çok geç, Taksim zaten yıllardır komadaydı, bu proje de fişini çekecek.</p>
<p>* Radikal, 22.1.2012</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.omerkanipak.com/2012/01/26/taksimin-fisini-cekecek-proje/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çağdaş (!) Kervansaray *</title>
		<link>http://www.omerkanipak.com/2011/10/16/cagdas-kervansaray/</link>
		<comments>http://www.omerkanipak.com/2011/10/16/cagdas-kervansaray/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 16 Oct 2011 06:18:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>omerkanipak</dc:creator>
				<category><![CDATA[Architecture]]></category>
		<category><![CDATA[Text]]></category>
		<category><![CDATA[Radikal Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.omerkanipak.com/?p=717</guid>
		<description><![CDATA[İstanbul&#8217;un en eski otellerinden biri olan Divan Oteli geçtiğimizgünlerde yenilenerek açıldı. Gazetelerin magazin eklerinde sözü edilse de mimarlık yayınlarının pek ilgisini çekmedi bu açılış. 1950’lerde İstanbul entellektüellerinin ve sosyetesinin uğrak noktası haline gelen Divan Oteli’nin toplumsal hafızadaki yeri, mekansal özelliklerinden daha önemlidir aslında. Otelin, özellikle de barı ve pastanesinin yarım asırda yarattığı etki hala anılmasına [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignnone size-full wp-image-721" style="border-style: initial; border-color: initial;" title="yenidivan" src="http://www.omerkanipak.com/wp-content/uploads/2011/10/yenidivan-e1318745746743.jpeg" alt="" width="600" height="286" /></p>
<p>İstanbul&#8217;un en eski otellerinden biri olan Divan Oteli geçtiğimizgünlerde yenilenerek açıldı. Gazetelerin magazin eklerinde sözü edilse de mimarlık yayınlarının pek ilgisini çekmedi bu açılış. 1950’lerde İstanbul entellektüellerinin ve sosyetesinin uğrak noktası haline gelen Divan Oteli’nin toplumsal hafızadaki yeri, mekansal özelliklerinden daha önemlidir aslında. Otelin, özellikle de barı ve pastanesinin yarım asırda yarattığı etki hala anılmasına rağmen bu ortamı doğuran mekanlar hep değiştiler.</p>
<p><a href="http://www.omerkanipak.com/wp-content/uploads/2011/10/Arkitekt-Dergisi-DivanOteli-Ilk-Durum-Pastane.png" target="_blank"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-720" style="margin-left: 5px; margin-right: 5px;" title="Arkitekt Dergisi - DivanOteli-Ilk Durum-Pastane" src="http://www.omerkanipak.com/wp-content/uploads/2011/10/Arkitekt-Dergisi-DivanOteli-Ilk-Durum-Pastane-150x150.png" alt="" width="150" height="150" /></a>1950’lerde Vehbi Koç’un kısa süreli konaklama ihtiyaçları için basit bir misafirhane niyeti ile inşa etmek istediği bina, biraz da devletin ihtiyaçları için otele dönüştürülerek açıldı. Tasarımını dönemin önemli mimarlarından olan Rükneddin Güney’in yaptığı Divan Oteli, hemen bitişiğindeki Ünver Oteli’nin formuna uymak zorunda kalındığı için, mimari açıdan çok da kayda değer bir yapı olamadı. Güney, oteli Henri Prost’un planındaki Harbiye’ye dek uzanan arkadlı yapı tipolojisine uydurmuş ve pastanesinina açık mekanı bu arkadın altına yerleştirmişti. Binanın sonraki dönüşümlerinde ise bu arkadın bina içine katıldığı ve bu sıradaki tipolojinin bozulduğu görülür.</p>
<p><span id="more-717"></span></p>
<p><a href="http://www.omerkanipak.com/wp-content/uploads/2011/10/divanoteli-ilan1.jpg" target="_blank"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-735" style="margin-left: 5px; margin-right: 5px;" title="divanoteli-ilan" src="http://www.omerkanipak.com/wp-content/uploads/2011/10/divanoteli-ilan1-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Vehbi Koç’un belki de biraz aceleye getirilmiş olan binayı ve iç mekanlarını yeniden tasarlama işini 1966’da Paris’ten dönen Türk modern mimarlık tarihinin en önemli aktörlerinden biri olan Abdurrahman Hancı’ya vermesi Divan Oteli’nin hikayesinde yeni bir dönem açmıştır. Elbette Hancı’nın en büyük katkısı otelin iç mekanlarına Füreya Koral, Bedri Rahmi Eyüpoğlu ve İlhan Koman gibi o günün en önemli sanatçılarının işlerini projeye entegre etmesi ile olmuştu. Bu eserler ile otel mini bir çağdaş sanatlar müzesi gibi yıllarca hizmet verdi. Koç’un 1978’de yandaki binayı da satın alıp iki oteli birleştirmesi ile hacmi iki katına çıkan Divan Oteli’nin dönüşümünde de o sıralar hala Koç’un danışmanlığını yapan Hancı’nın da önemli katkısı vardı. Ancak 2008&#8242;den sonra Koç, Hancı ile çalışmayı bırakmış ve biraz da bu önemli mimarımızı küstürmüştür.[1]</p>
<p>Yeniden yapılmak üzere 2008 sonunda yıkılan otelin projesi için seçilen mimar, viktoryan ve neo-klasik gibi akımlardan etkilendiği eklektik tarzı ile zengin ve elit bir kesime iç mekanlar tasarlayan Fransız kökenli Amerikalı mimar Thierry W. Despont olur. Despont’un ağırlıklı olarak iç mekan ve cepheden sorumlu olduğu anlaşılan yeni yapının mimari projesi ise Türkiye&#8217;de Tanju Verda Akan tarafından yürütülmüş.</p>
<p>Yeni binada fonksiyonların dağıtımı ve form eskisinden çok da farklı değilken, dekorasyon ve cephe tasarımına daha çok enerji harcandığı görünüyor. Türk evlerinin cumbalarına benzetilen çıkmaları ve Selçuklu kervansaraylarından esinlenen taş kaplaması ile dikkat çekici bir pırıltı kazanan otelin lobisine ise ayrıca özenildiği belli oluyor. Ancak dekorasyonda kullanılan malzemelerin inceliğine hiç de uyumayan şeffaf plastik ETFE kubbeler yüzünden lobi rahatsız edici şekilde aydınlık. Eskiden az çok özenilmiş bir peyzaja sahip olan ve İlhan Koman’ın heykelini de barındıran otelin ana girişi ise şimdi yeşillikten yoksun sert ve kuru bir boşluğa yerini bırakmış. Hele alt katların havalandırma bacasını barındıran, tasarımdan yoksun kahverengi kutunun varlığı bu girişi daha da sorunlu hale getirmiş.</p>
<p>Eski otelin yıkımı sırasında oteldeki sanat eserlerinin özenli bir şekilde korunarak yerlerinden kaldırıldığı bilinse de yeni otelde İlhan Koman&#8217;ın heykeli hariç, bu sanat eserleri henüz ortada görünmüyorlar. Örneğin, Füreya Koral’ın daha önceki tadilatlarda Suşi Bar’a kaldırılan seramik panonun otelin yenilenmesi sonrasında şimdi toplantı salonunu süslediği belirtiliyor.</p>
<p><a href="http://www.omerkanipak.com/wp-content/uploads/2011/10/fureya-divan1.jpg" target="_blank"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-732" style="margin-left: 5px; margin-right: 5px;" title="fureya-divan" src="http://www.omerkanipak.com/wp-content/uploads/2011/10/fureya-divan1-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Oysa doğrusu bu panonun orjinal yerine konması için otelin bu kapsamlı yenilenmesi iyi bir fırsat idi. Koral’ın Ayşe Kulin’in biyografisinde anlattığı gibi bu panonun tasarımındaki kuşların pastanenin önündeki ağaçlarla sıkı bir ilişkisi vardı ve sanatçı ölümünden sonra da kuşlarla bezenmiş panosunun burada duracağını temenni ediyordu. [2]</p>
<p>Tüm bunları gözlemlerken toplumsal hafızada bu kadar yer etmiş benzer pek çok mekanın Türkiye’de neden özenli bir şekilde eskimesine izin verilmediğini insan merak ediyor. Yaşından ve patinasından utanmayan bir mekan Türkiye’de herhalde hiç bir zaman yenileme hevesinden kurtulamayacak.</p>
<p>Ana formun ve fonksiyonların hemen hemen aynen korunduğu yeni yapıda Despont gibi tarihselci bir mimarın seçilmesi belki de Koç için doğru bir karardır. Çünkü Türkiye’nin önemli bir mimarlık işvereni olarak Koç ailesi 1930’lardan beri günün koşullarına göre üstüne giymek zorunda kaldığı modernist kıyafeti, Rahmi Koç’un yönetime gelmesi ile birlikte 1980’lerden sonra yavaş yavaş bırakmış; İngiliz kolonyal dönemine eğilimli, biraz neo-klasik, biraz eklektik bir mekânsal estetik zevki benimseyeme başlamıştır.</p>
<p><a href="http://www.omerkanipak.com/wp-content/uploads/2011/10/sinangenim4771.jpg" target="_blank"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-733" style="margin-left: 5px; margin-right: 5px;" title="sinangenim477" src="http://www.omerkanipak.com/wp-content/uploads/2011/10/sinangenim4771-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>1980’lerden sonra uzunca bir dönem Sinan Genim ile çalışmış holding yönetimi, çağdaş mimarlık estetiğine olan uzak duruşunu, endüstriyel bir şeffaf kutudan ibaret otomobil ‘showroom’larına bile Selçuklu veya Osmanlı tarzı taç kapıları takarak göstermiştir.  Ancak yine de tüm bunlar estetik zevkte muhafazakar bir tavır takınan Koç Holding’i tutarlı bir mimarlık işvereni yapmaya yetmiyor. Örneğin <a title="İyi tasarlanmış bir ‘yer’ *" href="http://www.omerkanipak.com/2011/08/07/iyi-tasarlanmis-bir-%e2%80%98yer%e2%80%99/">daha önce konu ettiğim</a> belki de çağdaş Türkiye mimarlık tarihinde Koç’a ait diğer yapılardan çok daha fazla anılacak Gölcük’teki sosyal tesisler bu süreklilik içinde bir kaza gibi durmakta. Divan Oteli&#8217;nin diğer şubelerinin ise tarihselci tavırlarlar takınmasalar da mimari açıdan kayda değer olmadıklarını belirtmeye sanırım gerek yok.</p>
<p>Elbette sadece Koç ailesinin iyi bir çağdaş mimarlık işvereni olmadığını söylemek haksızlık olur. Türkiye’de sermayenin büyük kesimine sahip pek çok zengin ailenin mimarlık kültürü ile ilişkisi de emekleme devresini bir türlü geçemedi. Sanat ve tasarım etkinlik sponsorluklarında birbirleri ile yarışan, kollekisyonları ile müzeler, galeriler açan holdinglerin aynı özeni kendi yapılarının mimarlığında bile göstermemeleri ilginç. Prestijli olması amaçlanan bu projelerin çoğunun mimarlık literatürü tarafından vasat olarak nitelendirilmesi pek çok holdingin umurunda değil. Günümüzde mimarlık ve çağdaş sanat kültürüne en önemli desteği veren holdinglerden Doğuş grubu bile kendi bankasının yönetim binasında bu tutarsızlığı göstermişken diğer holdinglerden daha fazlasını beklemek belki de yersizdir. Borusan ve Eczacıbaşı&#8217;nı ise bu çerçevenin biraz dışında tutmak gerekir belki. Divan oteli de hem çağdaş hem geleneksel olma iddiası yüzünden bu vasatlıktan kurtulamamış ve çağdaş mimarlık üretimi açısından bir fırsat daha böylece kaçırılmış.</p>
<p>Sonuçta bir otel olarak iyi işleyen bir mekânsal kurguya sahip olsa bile yeni Divan Oteli, Türkiye’ye oryantalist gözlükleri ile bakan Fransız bir mimarın görmek istediği Selçuklu kervansaray formunun üstünde yükselen dokuz katın, Osmanlı kubbeleri, yanlış yerdeki çörtenleri, Türk evi cumba detayları, uçan halı şeklindeki giriş saçağı ile süslendiği biraz oryantalist biraz ucuz bir postmodern yapı olmuş.</p>
<p>Ortadoğu ülkelerine model olma hevesi ile sürdürülen günümüzün atılgan politik ikliminde tam tersine git gide muhafazakarlaşan, kendi içine kapanmakla övünen sosyal ve kültürel bir atmosfer yaratılıyor. Bu ortama ne yazık ki sadece devlet tarafından yapılan binalar değil, artık özel teşebbüsün yapıları da katkıda bulunurken kendi coğrafyasında kendi oryantalizmini yaratan tuhaf bir mimarlık perspektifi oluşmakta.Yeni Divan Oteli ise bu bakış açısının son ürünü olarak çağdaş(!) bir kervansaray olarak Elmadağ’da yükseliyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;-</p>
<p>* 16.10.2011&#8242;de Radikal Gazatesi&#8217;nde yayınlanan yazının kısaltılmamış metni.</p>
<p><strong>[1]</strong> “Şimdi biz böyle zengin bir ülke miyiz, neyiz? Hemen değiştirmek istiyoruz. Nitekim Divan Oteli&#8217;nde yeni müdür bey, pub&#8217;u illaki değiştirelim, gençlik böyle istiyor diye tutturdu. Yahu dedim, ben orayı zaten gençlik için yaptım, o zamanın gençliği böyle idi. Hala da buraya gelen o gençler, yani yaşlandılar ama gelmeye devam ediyorlar.</p>
<p>Onun için bu düşüncesiz hareketleri yapmamak lazım, en azından mimarından fikir almakta yarar var derim. “</p>
<p>“Divan Oteli fevkalade çok sevdiğim bir iş oldu ve 30 sene de müşavir mimarlığını yaptım. Fakat bu da, Türkiye&#8217;de pek çok konuda olduğu gibi tatsız bir şekilde bitti. Şöyle ki: Biz haftanın her Salı günü toplanıyorduk. Bir gün geldim yine Salı günü, baktım Taksim&#8217;deki Otele tahta perdeler kurulmuş. Ne yapıyorsunuz siz dedim. Değiştiriyoruz dediler. Kimsiniz siz dedim. İzmir&#8217;den bir grup mimar. Amerika&#8217;dan yabancı bir mimar varmış projesini yapan. Onlar da tatbik ediyorlarmış. Böyle şey olmaz. Çok ayıp. Nitekim ondan sonra alakayı kestik. Divan Oteli&#8217;ni yaptım. Divan pastanelerini yaptım. Çok isterdim ki böyle bitmesin .“</p>
<p>Arkitera Diyalog söyleşisinden. 4 Şubat 2003</p>
<p>http://v3.arkitera.com/v1/diyalog/abdurrahmanhanci/sc1.htm</p>
<p><strong>[2]</strong> “1968 yılının sonlarına doğru, sadece beyaz ve siyah renklerden oluşan bir işe karşı, müthiş bir istek başlamıştı içimde. O günlerde duvarlarla fena halde haşır neşir olduğumdan, yine üstünde sere serpe çalışabileceğim bir duvar düşlüyordum. Bana duvar sunan çoktu da, herkes renkli istiyordu duvarını. Ama karar vermiştim bir kere. Asla ödün vermeyecektim renklerimden. Bunun dışında, ne bir form ne de bir desen vardı kafamda. Sadece, siyah ve beyaz!</p>
<p>Bir akşamüstü, evime çay içmeye uğrayan mimar dostum Abdurrahman Hancı&#8217;ya açtım derdimi.</p>
<p>”Yahu Füreya, şu anda neyle meşgulüm, biliyor musun?&#8221; diye sordu.</p>
<p>&#8220;Neyle?&#8221; dedim.</p>
<p>&#8220;Divan Oteli&#8217;nin iç düzenlemesiyle uğraşıyorum. Otelin pastanesinde, tezgâhın arkasına yerleşecek duvar için bir çözüm arıyordum. Hay aklınla bin yaşa sen.&#8221;</p>
<p>“Beni anlayamadın. Ben sadece siyah ve beyaz kullanmak istiyorum.&#8221;</p>
<p>&#8220;İyi ya,&#8221; dedi Abdurrahman Hancı, &#8220;Vitrinde duran renk renk pastalarla, keklerle, turtalarla yarışmayacak bir renk lazım oraya. Aynı zamanda da temizlik duygusu verecek bir renk. Bu beyazdan başkası olabilir mi?&#8221;</p>
<p>&#8220;Siyahımdan vazgeçmem ama.&#8221; &#8220;Geçme,&#8221; dedi Abdurrahman.</p>
<p>Kulaklarıma inanamıyordum&#8230;Duvarımı bulmuştum. Rengimi de bulmuştum. Ama ne yapacağımı bilemiyordum henüz. Günde birkaç kez gidip geliyordum Divan Oteli&#8217;ne&#8230;</p>
<p>Sonra bir gün, otelin önündeki ağaçlara tünemiş sığırcıkları gördüm. Arada bir, hep birlikte havalanıyorlar, yine gelip ağacın dallarına konuyorlardı. Akşamüstüydü. Gök boşluğunda küçücük kanatlarını çırpıp duran kuşların, bu doğa mucizesinin kimse farkında değildi, işi vardı herkesin. Ben, ayakta dikilip uzun uzun seyrettim onları.</p>
<p>Çocukluğumda Ada&#8217;da annemle göçlerini seyrettiğim leylekleri anımsatıyorlardı bana. Evet, kanat çırpan tüm kuşlar için yapacaktım panomu. Divan Oteli&#8217;nin önündeki ağaçların siyah kuşları, dallardan havalanacak, yükselecek sonra da süzülerek içeri girecek ve pastanenin beyaz duvarında yerlerini alacaklardı. Hep orada kalacaklardı, ben gittikten sonra bile.”</p>
<p><em>Füreya</em>, Ayşe Kulin, 2010, Everest Yayınları.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.omerkanipak.com/2011/10/16/cagdas-kervansaray/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dostlar yarışmada görsün</title>
		<link>http://www.omerkanipak.com/2011/09/26/dostlar-yarismada-gorsun/</link>
		<comments>http://www.omerkanipak.com/2011/09/26/dostlar-yarismada-gorsun/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Sep 2011 21:23:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>omerkanipak</dc:creator>
				<category><![CDATA[Architecture]]></category>
		<category><![CDATA[Text]]></category>
		<category><![CDATA[Urban]]></category>
		<category><![CDATA[Radikal Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.omerkanipak.com/?p=700</guid>
		<description><![CDATA[2004 yılında İstanbul Belediye başkanı olarak seçilen Kadir Topbaş’ın mimar olması özellikle meslektaşları arasında kent için bazı şeylerin düzelebileceğine dair ümitler doğurmuştu. Topbaş’ın yönetimi ile kentteki büyük projelerin mimari ve kentsel tasarımı konusunda daha nitelikli çözümler geliştirileceği ve bunlar için yarışmalar açacağı bekleniyordu. Ancak Ankara’nın gölgesinden bir türlü kurtulamayan İstanbul’da, mimar ve plancıların büyük kesimi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>2004 yılında İstanbul Belediye başkanı olarak seçilen Kadir Topbaş’ın mimar olması özellikle meslektaşları arasında kent için bazı şeylerin düzelebileceğine dair ümitler doğurmuştu. Topbaş’ın yönetimi ile kentteki büyük projelerin mimari ve kentsel tasarımı konusunda daha nitelikli çözümler geliştirileceği ve bunlar için yarışmalar açacağı bekleniyordu. Ancak Ankara’nın gölgesinden bir türlü kurtulamayan İstanbul’da, mimar ve plancıların büyük kesimi artık Topbaş’tan yana pek de ümitli değil.</p>
<p>Topbaş yönetiminin kurduğu İMP ile en azından bazı büyük projeleri yarışma yolu ile elde etmeye çalışması başta bir iyi niyet çabası olarak takdir gördü. Her ne kadar 15 milyonluk bir kentin kamusal mekanlarının üretiminde çok daha fazla projenin yarışma yolu ile elde edilmesi gerekse de, mimarlar buna da şükür dediler.</p>
<p>Ne var ki, Kadir Topbaş’ın yönetiminde açılan yarışmaların hiç birisinin bugüne kadar uygulanmamış ve çoğunun rafa kalkmış olması da işin başka bir boyutu. Yüzlerce mimarın, plancının, diğer mesleklerden bilim insanlarının binlerce saat emek verdiği bu çabaların hayata geçirilememesi ve Istanbul Metropoliten Planlama Merkezi’nin neredeyse bir proje mezarlığına dönmesi Topbaş yönetimine getirilen en sert eleştirilerden biri.</p>
<p>En son skandal ise Yenikapı’da yapılması planlanan transfer merkezi ve Arkeopark projesi için Kadir Topbaş’ın basın toplantısı ile duyurduğu yarışmanın bir hafta sonra durdurulması oldu. 8 Temmuz’da bir aylığına sürecin erteleneceği belirtilen ve dünyaca ünlü mimarların jürisinde olan yarışma hala açılmış  değil ve herhangi bir açıklama da bugüne dek yapılmadı. Basın toplantısı ile Topbaş’ın bizzat ilan ettiği bu yarışmanın Ankara’nın baskısı ile durdurulduğu söylentiler arasında.</p>
<p>Öte yandan en az Yenikapı kadar büyük pek çok projenin yarışma yapılmadan ihaleler ile projelendirilmesi de konunun eleştirilen başka bir boyutu. Lütfi Kırdar Kongre Sarayı’nın genişletilmesi, Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu, Unkapanı-Şişhane metro köprüsü, pek çok kültür merkezi gibi kentin çok önemli yerlerindeki projelerin özellikle Kadir Topbaş’ın yakın arkadaşları olduğu iddia edilen bazı mimarlarca yapılması da eleştirilere konu oluyor.  Öyle ki, bu sekiz seneye yakın geçmişe bakıldığında Topbaş’ın aslında gerçekleştirilmeyecek projeler için yarışmalar açtığı ve uygulanacak projeler için de ihale yöntemini benimsediği iddia ediliyor.</p>
<p><span id="more-700"></span>Rafa kalkan yarışmalar</p>
<p><img class="alignnone size-full wp-image-701" title="Topbas_EUROPAN yarismasi basin toplantisinda" src="http://www.omerkanipak.com/wp-content/uploads/2011/09/Topbas_EUROPAN-yarismasi-basin-toplantisinda.jpg" alt="" width="466" height="281" /></p>
<p><strong>8. EUROPAN Yarışması</strong></p>
<p>Europan, Avrupa’da iki yılda bir 40 yaşın altında Avrupalı mimarlara yönelik, kazanan projelerin uygulanmasını amaçlayan bir mimari proje yarışması. Avrupa’da pek çok genç mimarın isminin duyulmasında önemli yarışmalardan biri olarak kabul ediliyor ve 20 yıla yakın bir süredir düzenleniyor. Arkitera Mimarlık Merkezi tarafından Europan Uluslararası Komitesi ile yapılan uzun süreli görüşmeler neticesinde yarışmanın 8. dönemine Türkiye de dahil ettirilmişti.</p>
<p>Yarışma 12 Nisan 2005’te İstanbul Büyükşehir Belediyesi&#8217;nin Saraçhane’deki binasında Belediye Başkanı Kadir Topbaş&#8217;ın katıldığı bir basın toplantısı ile ilan edilmişti. Topbaş, toplantıda yaptığı konuşmada yarışmanın Türkiye için bir umut ve bir ışık olduğunu vurgulamış, &#8220;<em>İnanıyorum ki bu yarışmanın sonucunda bir anlayış bir bakış ortaya çıkacak. Bu belki bir şablon olacak. Bu gelecek için bir ışıktır, umuttur. Bu konuda fikirlerin bize getireceği beklentilerimizin belki ötesinde farklılıklar getirecektir. Hayallerinizi istiyorum diye bahsederken bunları kastediyordum.</em>&#8221; demişti</p>
<p>Ancak Fransa’dan Carole Pralong&#8217;un “Urban Sliding” adlı projesinin kazandığı yarışmanın sonucunda belediyeden herhangi bir muhatap bulamayan Arkitera Mimarlık Merkezi, vaad edilen ödülleri kazananlara ödemekte büyük sıkıntı yaşamıştı.  EUROPAN sonuçlandıktan yaklaşık üç sene sonra yarışma konularından biri olan Zeytinburnu’nun Sümer mahallesine KİPTAŞ’ın Osmanlı Konaklarından esinlenerek tasarladığı başka bir proje uygulanmaya başlandı. Üç sene önceki yarışmada kazanan mimarlarla hiç bir irtibata geçilmeden yapıldığı belli olan KİPTAŞ projesinin tanıtım toplantısında ise Topbaş bu alan için daha önce söylediklerini tamamen unutmuştu.</p>
<p><strong>Beylikdüzü Cumhuriyet Caddesi ve Yakın Çevresi Kentsel Tasarım Projesi</strong></p>
<p>2005 yılı sonunda ilan edilen yarışma 2006 Mart başında sonuçlandı ve İTÜ’den İrem Mollaahmetoğlu Falay ve Ferhan Yürekli yönetimindeki ekip birinci oldu. O günden bu yana projeden bir haber alınamadı.</p>
<p><strong>Kartal ve Küçükçekmece, İstanbul Alt Merkezleri Kentsel Tasarım Projeleri Yarışması</strong></p>
<p>2006 yılının Mart ayında, İstanbul Metropoliten Planlama Merkezi tarafından Küçükçekmece ve Kartal için uluslararası davetli iki ayrı yarışma düzenlendi.  İstanbul’un gelişimini kuzey-güney doğrultusundan doğu-batı aksına kaydırmayı hedefleyen bu projeler ve yarışma açıldığı zaman pek çok tartışmayı da beraberinde getirmişti. Yarışmaya neden Türk mimarların davet edilmediği sorusuna “<em>bu kumaşı herkes dikemez</em>” diyen Topbaş meslektaşlarından çok eleştiri almıştı. Küçükçekmece’deki yarışmayı Ken Yeang kazanırken, Kartal’daki yarışma daha sonra çok konuşulduğu gibi Zaha Hadid tarafından kazanılmıştı. Küçükçekmece’deki proje ile ilgili herhangi bir gelişme yaşanmazken, Kartal’daki proje uzunca bir süre Zaha Hadid tarafından geliştirildi. Ancak İBB Belediye Meclis üyesi ve Kartal Belediyesi Meclis üyesi İbrahim Doğan tarafından yargıya taşınan bu proje 2011 Temmuz’unda İstanbul 1. İdare Mahkemesi tarafından yürütmeyi durdurma kararı ile belirsiz bir sürece daha girdi.</p>
<p><strong>Başakşehir Kent Merkezi II Kademeli Yarışması<br />
</strong>2007 yılında İstanbul Metropoliten Planlama Merkezi’nin düzenlediği Türkiye’de açılan iki kademeli ilk yarışma olma özelliği taşıyan bu yarışma ile Başakşehir’in merkezinin kentsel tasarımı için fikirler elde edilmesi bekleniyordu. Sonuçları 01 Ağustos 2007 tarihinde açıklanan yarışmanın birincisi olan ekip KTÜ’den Ayhan Usta ve Gülay Usta yönetimindeki ekipti. Projenin akıbeti o tarihten beri meçhul.</p>
<p><strong>Maltepe Bölge Parkı Fikir Projesi Yarışması</strong></p>
<p>2007 yılı Şubat’ında sonuçlanan ve Oktan Nalbantoğlu yürütücülüğündeki ekibin kazandığı Maltepe Bölge Parkı yarışması da İBB’nin rafa kaldırdığı ve unuttuğu projelerden biri oldu. 4 yıl geçmiş olmasına rağmen bu park projesi ile ilgili herhangi bir gelişme bugüne dek kamuoyuna yansımadı.</p>
<p><strong>Şişhane Beyoğlu Sahnesi Tiyatro Binası</strong></p>
<p>Şişhane Meydanı&#8217;ndaki eski THY binası ve arkasındaki otoparkı kapsayan alanda bir tiyatro binası yapılması için 2008 Mart’ında bir yarışma açıldı. Topbaş&#8217;ın “<em>çok önemli ve ideal boyutta bir sahne</em>” olarak tanımladığı tiyatronun 600 kişilik ana sahneye, 300 kişilik deneme ve 300 kişilik de çocuk sahnesi olmak üzere üç salonu olan binasını tasarlamak için mimarlar masa başına koşarken Kenan Işık ve Orhan Alkaya gibi tecrübeli tiyatro oyuncuları da jüride zaman harcadı. Kazanan proje uygulanmazken yarışma alanındaki bina Beyoğlu gençlik merkezine dönüştürüldü, otopark ise yerinde duruyor. Aynı zamanlarda yenilenmek üzere yıkılan Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nin projesinin ise neden yarışma ile elde edilmediği hala bir merak konusu.</p>
<p><strong>Maltepe &#8211; Dragos Sanayi Alanları Davetli Mimari Proje Yarışması</strong></p>
<p>Bu yarışma, sanayi alanı olarak etkinliğini kaybetmiş, ancak merkezi konumu sayesinde yüksek potansiyel barındıran Dragos yakınlarındaki alanda ticaret, kültür ve turizm ağırlıklı, uygulanabilir bir kentsel yerel merkezin yaratılması için kentsel tasarım projesinin elde edilmesi amacıyla 2008 yılında davetli yarışma modeli ile iMP tarafından 2009 yılı başlarında düzenlendi. TAGO Mimarlık’ın kazandığı yarışma ile ilgili bugüne dek herhangi bir somut gelişme de diğer yarışmalarda olduğu gibi kamuoyuna yansımadı.</p>
<p><strong>Yaya Üst Geçitleri Fikir Projesi Yarışması</strong></p>
<p>2009 yılının ikinci yarısında Topkapı, Fındıkzade ve Göztepe semtlerindeki yoğun noktalarda yaya üst geçitlerinin tasarımını elde etmek için yine İBB tarafından bir yarışma açıldı. Aynı yıl Ekim ayında sonuçlanan yarışmadan o günden bugüne bir haber alınmadı. Bu arada İstanbul’da özellikle metrobüsün faaliyete geçmesinden sonra yarışmadaki fikirlerden pek de yararlanmadığı çok sayıda yaya geçidi inşa edildi.</p>
<p><strong>Taksi Sistemi Tasarımı Fikir Projesi Yarışması</strong></p>
<p>İBB’nin son yarışması ise bu senenin Mart ayında açtığı Taksi Sistemi tasarım yarışması idi. Araçların ve de durakların tasarımı dahil olmak üzere dört ayrı alanda yarışma açan İBB’nin taksi araçlarının tasarımını yaptırması otomotiv endüstrisini ilgilendirdiği için pek mümkün değil. Durakların ise yarışmada kazanan projeye göre uygulanacağını varsaymak da, İBB’nin diğer yarışmalardaki geçmişine bakıldığında pek gerçekçi görünmüyor.</p>
<p><strong>Çamlıca TV Radyo Kulesi Fikir Projesi Yarışması</strong></p>
<p>Bu sene içinde İBB’nin açtığı bir diğer yarışma ise Çamlıca’daki dağınık antenlerin tek bir heybetli kulede toplanmasını ve İstanbul’a bir simge kazandırması amacı ile açılan ve bugünlerde sonuçlarının açıklanacağı kule tasarımı yarışması. Mimarlar Odası’nın boykot çağrısı yaptığı bu yarışma alanında aslında aynı niyetlerle 1970’lerde başlanmış ancak tam olarak bitirilmeyen eski Çamlıca kulesi bulunmakta. Eski kulenin neden bu görevi üstlenemediği yarışma şartnamesinde belirtilmemiş. Oysa mevcut kulenin tepesinde dönen bir restoran olacağı bile vaat edilmişti. Restoran bir yana, bugüne kadar hiç bir İstanbullu tepesine çıkıp bu kuleden İstanbul’a bakamadı. Bugünküne benzer bir hevesle inşa edilmeye başlanmış bu eski kulenin, yeni kule yapıldıktan sonraki akıbeti ise meçhul.  Bu da yeni kule için açılan yarışmanın niyetinin aslında pek de uygulamaya dönük olmayacağının sinyallerinden biri sayılıyor.</p>
<p><strong>Afet Önleme ve Eğitim Merkezi </strong></p>
<p>Uluslararası bir asansör firması sponsorluğu ile bu yıl ilan edilen bir başka belediye yarışması ise Atatürk Havalimanı yakınlarında yapılması planlanan Afet Önleme ve Eğitim Merkezi uluslararası mimari fikir projesi yarışması. Bu ay içinde sonuçlanacak ve yerli ve yabancı pek çok ünlü mimarın jürisinde bulunan bu yarışmanın sonucunda da kazanan projenin diğer yarışmalarda olduğu gibi uygulanmayacağı öngörülüyor. Yarışma alanı için seçilen arsanın geçtiğimiz yıllarda taşarak ölümlere ve maddi kayıplara neden olan Ayamama deresinin taşma sınırlarına çok yakın olması ise bu eğitim merkezinin “uygulamalı eğitim” vereceğine dair esprilere konu oluyor.</p>
<p><img class="alignnone size-full wp-image-702" title="Topbas-Yenikapiyarismasibasin toplantisinda" src="http://www.omerkanipak.com/wp-content/uploads/2011/09/Topbas-Yenikapiyarismasibasin-toplantisinda-e1317150462905.jpg" alt="" width="466" height="321" /></p>
<p><strong>Yenikapı Transfer Noktası ve Arkeopark Alanı Uluslararası Mimari Proje Yarışması</strong></p>
<p>İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı ve İBB ortak protokolü ile başlatılan bu yarışma “Uluslararası Ön Seçmeli Davetli Mimarlardan Mimari Avan Proje Temini Hizmet Alımı” yöntemi ile 30 Haziran’da Başkan Topbaş tarafından resmen duyurulmuş ve yarışmaya ait bir web sitesi açılmıştı. Ancak bir hafta kadar sonra yarışma web sitesi üzerinden yapılan bir duyuru ile, Avrupa Kültür Başkenti ajansındaki idari değişiklikler yüzünden yarışma 30 gün süre ile ertelendi. Ancak bu duyurudan sonra neredeyse iki aydan fazla süre geçmesine rağmen belediye veya IMP’den yarışma ile ilgili hiç bir bilgi alınamıyor. Rem Koolhaas, Massimiliano Fuksas, Micheal Sorkin gibi dünyaca ünlü mimarların da jürisinde olduğu yarışmanın organizasyonundaki bu tavırlar mimarlar tarafından acemilik ve uluslararası bir skandal olarak nitelendiriliyor.</p>
<p><strong>Yarışma yerine ihale</strong></p>
<p>Kamu kurumlarının inşa edeceği yapıların projelerinin yarışma usulu ile elde edilmesi pek çok Avrupa ülkesinde bir ön koşul. Bu yöntem ile ciddi paralar harcanarak inşa edilecek kamu yapıları için en iyi proje birden fazla alternatif değerlendirilerek seçilebilmekte. Ancak Türkiye&#8217;de bu yöntem, mevcut kamu ihale kanununa göre binayı inşa edecek idarenin insiyatifine bırakılmakta. Bu nedenle her yıl inşa edilen kamu yapılarının çok azı yarışma ile elde ediliyor. Aslında Türkiye&#8217;de mimarlık yarışmaları Cumhuriyet&#8217;in kuruluşundan beri iyi kötü bir gelenek haline gelmiş durumda. Anıtkabir başta olmak üzere pek çok bilindik kamu yapısı 1950&#8242;lere dek yarışma ile elde edildi. Özellikle 1980&#8242;lerden sonra ise kamu yapılarının projelerinin inşaat ihalesi ile birlikte ihaleyi alan müteahhit firmalarına teslim edilmesi ile mimari açıdan niteliksiz kamu yapılarının sayısı arttı. Çoğu zaman idareler siyasi görüşlerine uygun mimari tasarımları tercih edebilmek için de yarışma yöntemi yerine müteahhite ihale etmeyi tercih etmekte. Son on yılda açılan yarışmaların sayısı artsa da bu artış inşaat sürecinde ters orantılı olarak karşımıza çıkıyor. Son yıllarda açılan mimari yarışmalardan sonra ancak bir kaç tane şanslı proje uygulama safhasına geçebildi.Bu projelerde de çoğu zaman kazanan mimar, en düşük teklifi veren, çoğu kez uzmanlığı yetersiz müteahhitle başbaşa kalarak uzun ve sancılı bir süreçten ve projede bazı tavizlerin verilmesinden sonra projelerini gerçekleştirebiliyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.omerkanipak.com/2011/09/26/dostlar-yarismada-gorsun/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Taksim’in fişini çekecek proje</title>
		<link>http://www.omerkanipak.com/2011/09/25/taksim%e2%80%99in-fisini-cekecek-proje/</link>
		<comments>http://www.omerkanipak.com/2011/09/25/taksim%e2%80%99in-fisini-cekecek-proje/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 25 Sep 2011 06:38:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>omerkanipak</dc:creator>
				<category><![CDATA[Text]]></category>
		<category><![CDATA[Urban]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.omerkanipak.com/?p=692</guid>
		<description><![CDATA[Taksim’i olduğu gibi yayalaştırma ve yolları yer altına alma projesi belediye meclisinde 15 Eylül 2011’de onaylanmış. Belediye onayladığı projeyi doğru düzgün bir şekilde göstermek yerine basın bültenlerine sıkıştırdığı bir kaç cümle ve uyduruk bir animasyon ile bu önemli değişimi anlattığı için ileride nasıl bir Taksim’in bizi beklediğini ancak mimar ve plancılar çözebilir herhalde. Gündelik basına [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img title="taksim-meydani-trafige-kapatiliyor_84321_b" src="http://www.omerkanipak.com/wp-content/uploads/2011/09/taksim-meydani-trafige-kapatiliyor_84321_b.jpg" alt="" width="500" height="355" /></p>
<p>Taksim’i olduğu gibi yayalaştırma ve yolları yer altına alma projesi belediye meclisinde 15 Eylül 2011’de onaylanmış. Belediye onayladığı projeyi doğru düzgün bir şekilde göstermek yerine basın bültenlerine sıkıştırdığı bir kaç cümle ve uyduruk bir animasyon ile bu önemli değişimi anlattığı için ileride nasıl bir Taksim’in bizi beklediğini ancak mimar ve plancılar çözebilir herhalde. Gündelik basına popüler bir dille “Taksim artık yayaların” gibi destekleyici bir mesajla yansıyan bu proje aslında Taksim’i kentsel bir çöle dönüştüreceğinin haberi.</p>
<p>Belediye’de bu kararı ortaya atıp onaylayanların, her mimar ve plancının bildiği Marc Augé’nin ortaya attığı Türkçe’ye <strong>yok-yer</strong> olarak çevrilebilecek “Non-lieux (Non-place)” kavramından haberdar olmadığı belli. Ama hiç değilse bugüne kadar ürettikleri “<strong>yok-yer</strong>”lere bir bakıp, “<em>biz pek iyi bir iş yapmadık galiba</em>” deselerdi keşke. Kamuya açık, içinde spor etkinliklerinin yanısıra, konser ve gösterilerin yapıldığı İstanbul Spor ve Sergi salonunun 20 sene içinde nasıl sadece yaka kartı olanlara açık bir kongre alanına dönüştüğünü gördük. Hevesle kucak açtığımız kongre turizminin kentin bu en değerli, şahane manzaralı noktasının, insandan arındırılmış granit bir çöle dönüşmesine hala kayıtsız kalıyoruz.</p>
<p>Öte yandan Avrupa’nın en büyüğü diye lansmanı yapılan Çağlayan’daki adliye binasının önüne eklenen meydan ile İstanbul’a bir başka “<strong>non-place</strong>” daha eklendi. Doğru düzgün bir planlama olmadan kondurulan bu devasa binanın yaratacağı trafik sorunun sonradan farkına varan belediye, apar topar etrafındaki yolları yer altına alıp trafik düzenlemesi yapmıştı. Projenin başında bir meydan yapma fikri olmadığı için yer altındaki yolların üstünde şekilsiz, uyduruk, binanın zemin kotundan yukarıda kalan işlevsiz bir başka granit çöl daha yaratılmış oldu.</p>
<p>En azından bu iki tecrübeden ders alması beklenen mimar Kadir Topbaş, şimdi de  “yayalara kazandırıyoruz” kılıfı altında Taksim’i bir başka granit çöle dönüştürecek.</p>
<p><span id="more-692"></span></p>
<p>Her dönem belediyelerin bir takım moda uygulamaları oluyor. Kimi zaman bu olabildiğince sağı solu çiçeklendirmek, kimi zaman bütün kavşakları yer altına almak, kimi zamanda şu aralar olduğu gibi yayalaştırma deneyleri belediyelerin gündemini meşgul ediyor. Tarihi yarımadadan sonra şimdi sıra anlaşılan Taksim meydanına geldi. Yaya-araç ilişkisinin aslında karşılıklı bir ilişki olduğunu ayırt etmek yerine birbirine karşıt iki kavram olarak gören bir anlayışla alınan bu kararlar eninde sonunda iflas ediyor. Doğru dürüst sorun tespiti yapmadan klişe ve popüler söylemlerle bir seçim vaadi olarak hayata geçirilmeye çalışılan Taksim’i yayalaştırma projesi tam anlamı ile gereksiz bir zaman ve para kaybı olmasının yanısıra, geri dönüşü zor bir coğrafi müdahale aslında.</p>
<p>Öncelikle yayalaştırmaya çalışılan düzlüğün bir meydan değil, insan ve araç hareketlerinden hayat bulan bir kavşak olduğunun farkına varmamız gerek. Buradaki yoğunluğu doğuran ve şikayet konusu olan araçların büyük kısmı ise dolmuşlar, taksiler ve otobüslerden oluşuyor. Bu araçlar da yayalar için oradalar. Bunların hepsini yer altına almaya çalışan bu proje, içindeki insanlarla birlikte yer altında bir başka hareketli dünya yaratıp yer üstünü bomboş bırakacaktır. Yayalar için yapıldığı söylenen bu projenin saçmalığı da burada ortaya çıkıyor. Taksim’e gelmek veya oradan ayrılmak isteyen biri her zaman aşağı inmek veya yukarı çıkmak için fazladan zaman ve enerji harcayacak. Buraların nasıl yerler olacağını hayal etmenize gerek yok, Haşim İşçan geçidine, Zincirlikuyu veya Mecidiyeköy metrobüs duraklarına bakın yeter.</p>
<p>Yukarıda ise yayaların İstiklal Caddesi, Talimhane, Gümüşsuyu gibi odak noktalarına gitmek için hızla geçmek zorunda kalacakları kuru, sıkıcı, bomboş bir zemin insanları karşılayacak. Bu boşluğu doldurmak için bu sefer belediye etkinliklerini duyuracağı şekilsiz panolar, çirkin çadırlarla ve şirketlere kiralanacak stand alanları ile suni bir kalabalık yaratmaya çalışacak. Elbette güvenlik zafiyeti gerekçesi ile koca meydanda oturma elemanları, ağaçlar, havuzlar filan olmayacağından, kendileri için yapıldığı halde bütün yayalar yine İstiklal caddesinde para harcamadan oturamayacakları kafelere, lokantalara ya da dev bir alışveriş merkezine dönüştürülmek üzere parkın üstüne inşa edilmeye çalışılan Topçular kışlasına mecbur kalacaklar.</p>
<p><img class="alignnone size-full wp-image-696" title="taksim-meydani-trafige-kapatiliyor_74677_b" src="http://www.omerkanipak.com/wp-content/uploads/2011/09/taksim-meydani-trafige-kapatiliyor_74677_b.jpg" alt="" width="500" height="359" /></p>
<p>Trafiği yer altına almak ise çok zor altyapı sorunlarını beraberinde getirecek. Altında füniküler ve metro hattının olduğu bir ağın arasına bir de karayolu kavşağı ve araç durakları sıkıştırmak için oldukça vahşi çözümler uygulanacak. Bu nedenle Gümüşsuyu’nda zaten dar olan kaldırımların bir kısmının istinat duvarlarına nasıl feda edileceği veya refüjdeki asırlık ağaçların akıbeti, projeyi duyuran basın bülteninde pek bahsedilmiyor. Üstüne saksılar asılıp süslenmeye çalışılacak 6-7 metre yüksekliğindeki istinat duvarlarının çevresindeki tarihi binalarla arasında kalan dar geçişlerin ve şekilsiz yerlerin zamanla nasıl yaya düşmanı mekanlara dönüşeceğini göreceğiz. Bu senaryoda bahsedilenlerin gerçekleşmiş hallerini görmek için trafiği yer altına alınmış Çağlayan meydanına bir bakıvermek yeter.</p>
<p>Elbette Taksim’in yaya dostu olabilmesi için bir projeye ve yeni düzenlemeye ihtiyacı var ancak bu kesinlikle yaya düşmanı olarak gösterilen araçların yer altına alınması işle çözülebilecek bir sorun değil. Çok daha basit, ucuz ve kolay uygulanabilecek bir iki tedbir ve uygulama ile Taksim şahane bir kamusal mekan haline dönüşebilirdi. Ancak sansasyon ve şatafatla prim yapmayı tercih eden, kentleşme ve mimarlık konusunda dar görüşlü bir hükümet ve onun güdümündeki belediyelerden sağduyulu bir kent yönetimi beklemekten artık vazgeçmemiz gerek herhalde. Taksim zaten yıllardır komadaydı, bu proje de fişini çekecek, geçmiş olsun.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.omerkanipak.com/2011/09/25/taksim%e2%80%99in-fisini-cekecek-proje/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Plateau of Ambitions</title>
		<link>http://www.omerkanipak.com/2011/08/29/plateau-of-ambitions/</link>
		<comments>http://www.omerkanipak.com/2011/08/29/plateau-of-ambitions/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 29 Aug 2011 05:29:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>omerkanipak</dc:creator>
				<category><![CDATA[Text]]></category>
		<category><![CDATA[Urban]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.omerkanipak.com/?p=707</guid>
		<description><![CDATA[Taksim Square in Istanbul neither has the shape of square nor it really reflects the classic urban squares defined by the western urbanism terminologies. However, we like to call this node of roads as a ‘square’ maybe because of our longing for a designed real public space. The most ‘public’ moments of this space maybe [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignnone size-full wp-image-710" style="border-style: initial; border-color: initial;" title="taksim" src="http://www.omerkanipak.com/wp-content/uploads/2011/08/taksim-e1317274327520.jpg" alt="" width="600" height="281" /></p>
<p>Taksim Square in Istanbul neither has the shape of square nor it really reflects the classic urban squares defined by the western urbanism terminologies. However, we like to call this node of roads as a ‘square’ maybe because of our longing for a designed real public space. The most ‘public’ moments of this space maybe experienced during the protest gatherings. Actually this irregularly shaped junction has always been a space of conflicts; cars, pedestrians, minority communities, shop owners, tourists, police, municipalities or the central government has been performing on this stage for years. The geographic advantages of this hilltop turned Taksim into a ‘showcase of power’ for the administration bodies. Looking from this perspective we may even argue that the urban design intentions on Taksim depends on the archaic roots of domination: the one conquering the hill will be the ruling power. Thus Taksim is not a simple square or junction; it is a plateau of ambitions.</p>
<p>AKP’s ambitions on Taksim have always been discussed since their first years. First the long discussed ‘big Taksim mosque’ project occupied the discussions and attracted severe reactions. Even though no body has seen the project of such a project this intention has always been translated as the AKP’s real Islamists aspirations. When these arguments faded away, AKP started a new discussion on their second ruling period. The new intention was to demolish Ataturk Cultural Center (AKM) in order to build a larger and more ‘beautiful’ one. The reason was the high costs of maintenance of the older one but again severe reactions were targeted to AKP since this justification to tear down the only opera hall of the city didn’t convince artists and intellectuals. AKP stepped back and agreed to renovate the building by using the European Capital of Culture budget. However this time the syndicate of artist using the AKM halted the project by a court order. The building is now closed for nearly three years and it is not clear when it will be opened again.</p>
<p><span id="more-707"></span></p>
<p>Having realized that a new cultural center cannot be erected, prime minister announced two new projects on Taksim on their third ruling period: the rebuilding of the demolished Topcu Barracks on Taksim Gezi Park and burying the roads underground. The desire to get rid of the cars and roads in Taksim has always been a leitmotif of the administrative bodies. However, it is also interesting to see the contradictory enthusiasms of AKP who fosters to produce a really “Turkish automobile” and boasts with the length of highways while trying to make the vehicles disappear in Taksim. A rehearsal of such a project may be examined now in Caglayan, where the pedestrians stroll aimlessly on a blank plane.</p>
<p>On the other hand, rebuilding the Topcu Barracks over Taksim Park is a totally new intention. This park, designed as part of the larger urban planning scheme of Henri Prost, is actually has design faults, which prevents the public to inhabit it really. However, the plan of rebuilding such a large structure in Taksim has been one of the ‘craziest’ projects of AKP since there is no rationally valid explanation to build such a big building in Taksim. The function of this “new” old barrack is ambiguous even though everyone agrees that it would be a cheesy mixture of shopping malls, cinemas and exhibition halls.</p>
<p>For nearly ten years, despite their high ambitions, AKP’s profile on urbanism and architecture projects’ characters swings between the mediocre or kitsch ends, leaving them to boast only with the quantities rather then the quality of the built projects. Prime minister may also be aware of these criticisms rising from the academic circles. However, his personal choice resembles the choices of Prince Charles. Both have special interest on the built environment, architectural and urban projects. However as Prince Charles, Erdogan has been in favor of neo-traditional architecture which had been flourished more in his ruling period. Today almost all government or municipal projects have the neo-Ottoman or neo-Seljuk spiced appearances. Thus, the demolished Topcu barracks is a very suitable project to rebuild since this time the preservation board will not have any excuse to reject it.</p>
<p>Erdogan has not hid his special love for Istanbul. It is apparent that he has good intentions to create spectacular projects for the city. However good intentions often pave the way to hell. Topcu Barracks is the third attempt of Erdogan to build such an edifice in Taksim. For many years we’ve seen that every ruling power has deep intentions to leave their marks on the physical environment by erecting edifices. All the disputed projects of AKP are the results of this edifice syndrome and Taksim is the pinnacle of these intentions. However, as Deyan Sudjic brightly exemplified in his book “The Edifice Complex”, for many political leaders grand urban designs or spectacular architectural projects had often been the signs of the approaching end.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.omerkanipak.com/2011/08/29/plateau-of-ambitions/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ahmet İsvan&#8217;ın* kaleminden Fenerbahçe&#8217;nin işgali</title>
		<link>http://www.omerkanipak.com/2011/08/21/ahmet-isvanin-kaleminden-fenerbahcenin-isgali/</link>
		<comments>http://www.omerkanipak.com/2011/08/21/ahmet-isvanin-kaleminden-fenerbahcenin-isgali/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 21 Aug 2011 13:40:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>omerkanipak</dc:creator>
				<category><![CDATA[Urban]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.omerkanipak.com/?p=586</guid>
		<description><![CDATA[FENERBAHÇE Kira gelirlerimizi artırma çalışmalarımız sırasında, batakçı kiracılarımızdan birisinin de Beden Terbiyesi olduğunu öğ­rendim. Kiraladıkları yer Fenerbahçe yarımadasındaydı. Bir­kaç kez, yıllardır biriken ve zaten çok cüzi olan borçlarını ödemeleri yolunda kendilerini yazıyla uyardık. Beden Terbi­yesi Bölge Müdürü şahsen bana gelerek bu yeri, spora hiz­met amacıyla, aynı bedelle spor kulüplerine kiraya verdikle­rini fakat kulüplerden para alamadıklarını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>FENERBAHÇE</strong></p>
<div id="attachment_588" class="wp-caption alignnone" style="width: 610px"><a rel="attachment wp-att-588" href="http://www.omerkanipak.com/2011/08/21/ahmet-isvanin-kaleminden-fenerbahcenin-isgali/erhan_demir_fenerbahce/"><img class="size-full wp-image-588 " title="Fenerbahçe Burnu" src="http://www.omerkanipak.com/wp-content/uploads/2011/08/ERHAN_DEMIR_fenerbahce-e1313933884643.jpg" alt="Fenerbahçe Burnu - Fotoğraf: Erhan Demir Arşivi" width="600" height="406" /></a><p class="wp-caption-text">Fenerbahçe Burnu - Fotoğraf: Erhan Demir Arşivi (kaynak Wowturkey.com)</p></div>
<p>Kira gelirlerimizi artırma çalışmalarımız sırasında, batakçı kiracılarımızdan birisinin de Beden Terbiyesi olduğunu öğ­rendim. Kiraladıkları yer Fenerbahçe yarımadasındaydı. Bir­kaç kez, yıllardır biriken ve zaten çok cüzi olan borçlarını ödemeleri yolunda kendilerini yazıyla uyardık. Beden Terbi­yesi Bölge Müdürü şahsen bana gelerek bu yeri, spora hiz­met amacıyla, aynı bedelle spor kulüplerine kiraya verdikle­rini fakat kulüplerden para alamadıklarını anlatarak yakın­mış, anlayış göstermemizi istemişti. Kendisine, bizim kimse­ye anlayış gösterecek durumda olmadığımızı ve en kısa za­manda borcunu kapatması gerektiği cevabını vermiştik.  Bir gün, müdür geldi, borçlarını ödediklerini ve kira muka­velesini feshettiklerini bildirdi. Yani, devren kiraya vermiş ol­dukları spor kulüplerini bizim başımıza bırakıyor, aradan çe­kiliyordu. Bizimle olan kira mukavelesi, arazımızın üstüne hiçbir inşaat yapılmamak, boş olarak teslim edilmek koşulu­na bağlıydı. Halbuki orada Fenerbahçe, Galatasaray ve Yelken Kulüpleri&#8217;nin koca binaları kaçak inşaat olarak duruyor ve buralar tanınmış yerler olarak yıllardır işletiliyordu. Ayrıca, kaçak inşaatı önlemesi gereken de bizdik. Nasıl olmuş da, şehrin bu en gözde yerinde bu koca binaların yapılmasına göz yummuştuk?  İlgili müdürlerden bilgi istedim ve ülkemizdeki bozuk dü­zenin çok net bir fotoğrafıyla karşılaştım. Belediyemizin, dev­let yetkisini halkın zararına ve güçlü kişi ve kuruluşların yararına kullanmasının çarpıcı bir örneği önümdeydi ve işin için­den nasıl çıkabileceğimiz konusunda müdürler de bana yol gösteremiyorlardı.  <span id="more-586"></span> Kadıköy&#8217;ün sahilinde, Marmara Denizi&#8217;ne bir el gibi uzanan, nefis sakız ağaçlarının gölgesinde, pırıl pırıl sahilleriyle bu yeryüzü cenneti yarımadanın nasıl olup da halka kapalı bu kulüplerin eline geçtiğinin öyküsünü, Faruk Ilgaz&#8217;ın ağzından öğrenelim. Aşağıdaki sözler, Fenerbahçe Genel Kurulu&#8217;nda, Faruk Ilgaz&#8217;ın kürsüden yaptığı ve Milliyetin 20 Şubat 1974 günkü sayısında spor sayfasında yayımlanan konuşmasından aynen alınmıştır. Faruk Ilgaz o kongrede başkan adayıdır ve geçmiş başkanlığı döneminde yaptığı hizmetleri açıklayarak, yeniden seçilmek istemektedir. Olayları Faruk Ilgaz&#8217;ın ağzın­dan öğrenelim:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Fenerbahçe burnundaki Sosyal Tesislerimizin yapılmasına Galatasaraylı dostlarımız sebep olmuştur, Bunun da hikâyesi şöyle: Galatasaraylı yakın dostlarımdan, eski yelken şampi­yonlarından Münir Atakan İstanbul Yelken Ajanı idi. Fener­bahçe burnunda yelken yarışmalarının idaresi için bir yelken odası istiyordu. Tahsisat yoktu. Eşten dosttan topladığı para­larla (ben de 5000 lira verdim) bir yelken ye hakem odası yap­tı. Daha sonraları burası Galatasaraylı yelkencilerin lokali oldu ve Galatasaraylılar böylece Fenerbahçe burnuna yerleştiler. Ancak işin üzücü yânı bu tesisi gerçekleştirmiş plan Münir Atakan daha sonra çeşitli kulisler nedeniyle bu camiadan uzaklaştı. O zaman bizim sosyal lokalimiz Kurbağlıdere&#8217;de idi. Galatasaraylıların Fenerbahçe burnundaki lokallerine sarı-kırmızı bayraklar asmaları ve gece ışıklarla süslemeleri bizi çile­den çıkarıyordu. Bazı üyeler ismet Uluğ&#8217;a -o tarihte Belediye Meclisinde üye idi- Galatasaraylıları o lokalden çıkarması için baskıda bulunuyorlardı. Ben tamamen başka bir düşünce taşı­yordum. Fenerbahçe bizimdi. Biz Galatasaraylılardan çok da­ha güzelini yapmak suretiyle onları gölgede bırakmalıydık.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8216;Burada Fenerbahçe Spor Kulübü sosyal lokali inşaatı yapı­lacaktır&#8217; levhasını yazdırdık. 4-5 arkadaş dikenli telleri bir arabaya koyarak Fenerbahçe&#8217;ye geldik ve o günün modasına uyarak fiili işgal yaptık. Bir Fenerbahçe bayrağı diktik. Ertesi günü buldozer getirerek hafriyatı yapıp, denizi doldurttuk. Ben o sırada Belediye Başkan Vekili bulunuyordum, iki gün sonra rahmetli Haşim İşcan beni çağırdı. &#8216;Böyle şey olmaz. Kendi başınıza makineyi sokmuş oraları darma duman etmiş­siniz. Ben işi durdurdum. Sen bunu yapıyorsun. Vatandaş da Karaköy Meydam&#8217;na gecekondu yaparsa ne yaparız?&#8217; diyerek işe müdahale etti. Fenerbahçe sevgisi bize nizam ve kanunları unutturmuştu. Bunu bir plana uydurmamız gerekiyordu. An­cak Haşim İşcan buna yanaşmıyordu. Halbuki işgal ettiğim saha İstanbul&#8217;un nazım planında yelken sporu ile iştigal eden kulüplere tahsis edilmişti. 1936 yılında büyük önder Atatürk Fenerbahçe&#8217;de dolaşmış ve koya bakan kısımlar için &#8216;Yelken sporu ile uğraşan kulüplere verin&#8217; demiş. Biz de arsaları ıslah etmekle, bir yerde büyük önder Atatürk&#8217;ün dediklerini yerine getirmiştik. O zaman ortalıkta &#8216;sahiller yağma ediliyor&#8217; iddiası vardı ve rahmetli Haşim İşcan bundan çekiniyordu. Ben ise müsait bir zaman bekliyordum. O pozisyonu da şöyle yakala­dım. Rahmetli İşcan şube müdürleri ve muavinler arasında değişiklik yapmak istiyordu. Devrin bakanı da Adalet Partili olduğundan tabii benim muvafakatim olmadan tasdik etmi­yordu. Haşim İşcan beni çağırdı tayinleri tasdik ettir, istedi­ğin arsayı Fenerbahçe&#8217;ye vereyim&#8217; dedi. Bu suretle Belediye nazım planındaki bu arsayı Beden Terbiyesi&#8217;ne bırakmak şekli ile formalite yerine geldi. Böylece bizimle birlikte Galatasaray ve İstanbul Yelken Kulübü&#8217;nün de işgal ettikleri yerler artık kendi malları sayıldı.&#8221;</em></p>
<p>Bu aydınlatıcı konuşma daha çok uzuyor. Belediyemizi ilgi­lendiren bölümünü, aradan hiç atlamadan kelimesi kelimesine verdim. Konuşmanın devam eden kısımlarında Faruk Ilgaz, rakibi Fahri Atabeyin Belediye Başkanı olduktan sonra Fener­bahçe&#8217;ye 60.000 lira borç yüzünden burayı tahliye etmesi için tebligat yolladığını anlatıyor ve maçlarla ilgili çok uzun bilgi veriyor.  Bu konuşma birçok bakımdan, içinde bocaladığımız bozuk düzenin içyüzünü açıkça ortaya çıkaran bir ibret belgesiydi.&#8217; Önce, halkın sahilini halka kapatan bu kişilerin başvurdukları mantık, Atatürk&#8217;e gerçekten saygı duyanların tahammül ede­meyecekleri düzeysiz bir Atatürk sömürüşüydü. Atatürk, &#8220;Di­leyen, yelken sporu yapacağını ileri sürerek buraları zaptetsin&#8221; mi demiş? Deseydi zaten Atatürk olmazdı. Belediye, spora da, sağlığa da, kültüre de, başka pek çok ihtiyaca da hizmet eder, ama bu hizmeti kendi karar verdiği yerde, kendi karar verdiği yöntemle yapar. Ve asıl önemlisi, belediyenin yaptığı hizmet ya da sağladığı olanak, herkese eşit koşullar altında ulaşmalı­dır. Başka spor kulüplerinin burada niçin tesisi yok? Buralara niçin halk giremiyor da yalnız derneğin yönetim kurullarınca üyeliğe kabul edilenler girebiliyor?  Konuşmada çok önemli başka bir gerçek, ne kadar açık bi­çimde ortaya çıkıyor. Haşim Bey, müdürler arasında nakiller yapmak istiyor, Bakan Adalet Partili olduğu için &#8220;tabii&#8221; Faruk Ilgaz&#8217;ın onayı olmadan nakilleri tasdik etmiyormuş. Faruk Il­gaz o sırada Adalet Partisi İstanbul İl Başkanı&#8217;dır. Yani ülkemi­zin en büyük ilinin siyasi başkanıdır ve bakanın bu İstanbul&#8217;u baltalayıcı tasdik etmeme eylemini tabii buluyor, onaylıyor, o yöntemden yararlandığını övünerek kürsüden anlatıyor. Hü­kümetin belediye üstündeki vesayet yetkisinin ne kadar yıkıcı olduğu bundan daha açık nasıl ortaya konulabilir? Ya nakilleri onaylatmak için Haşim Bey&#8217;in, uygun olmadığını bildiği halde arsayı verme cömertliğine ne demeli? Belediye Başkanı kimin malını kime veriyor? Haşim Bey CHP&#8217;liydi, ama bizim düzen değişikliği siyasetini benimsememiz&#8217;den önceki bir CHP&#8217;li.  Bu kuruluşlar aslında, spor kulüplerinin âdını kullanan, bi­rer seçkinler kulübü ve kumarhanesiydiler; sporla ciddi ilişki­leri yoktu. Ama olsaydı da, halka açık olamayacakları için, be­lediye olanaklarının; bunlara kullandırılması yanlıştı. Belediye böylesine önemli bir katkı yaptığı kulübün yönetimini denetleyebilmeli ve yapılan faaliyetin belediye amaçlarına yönelik olmasını temin etmeliydi. Bu kulüplerde bu şartların hiçbirisi yoktu. Ayrıca, buradaki temel faaliyet kumardı. 1976 kongre­sinde, Fenerbahçe Yönetim Kurulu, 962.993,50 TL oyun salo­nu gelirini bilançoda göstermemiş olduğu için eleştirilmiş, 37.282,80 liralık harcama ile Kızılay&#8217;dan 2367 deste iskambil kâğıdı aldığına dikkat çekilmişti (Cumhuriyet, 22 Şubat 1976).  Burada, Yelken Kulübü&#8217;nün zaptettiği yerlerde, belediyeye ait beton piknik masa ve sıraları vardı. Kulüp, bunları kırmış ve üzerlerine kotralar çekmişti. Bütün kulüpler çevrelerine taş duvarlar çevirmişlerdi. Belediyemiz bu kaçak inşaata yıllardır göz yumduğu gibi, yasaya aykırı olarak elektrik, su ve havaga­zı, bağlamıştı. Dosyaları inceledikten ve müdürlerden bilgi al­dıktan sonra buraya, yanımda müdürlerle gittim. Olayı dosya­dan öğrendiğim halde gözle görmek çok etkileyiciydi. Yelken Kulübü&#8217;nün taş duvarının derhal yıkılmasını sağladım. Bu sı­rada, kulübün bir görevlisi, saldırmak amacıyla üzerime geldi. Zabıtalar engellediler.  Ertesi gün belediyeye döndüğüm zaman spor basını peşimdeydi. ilk arayan Cumhuriyet oldu. Onlara bu kulüplerin fuzulî şâgil (haksız işgalci) olduklarını, buraları terk edeceklerini ve bu sahillerin halka açılacağını söyledim. Aynı şekilde Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü aracılığıyla belediyemizden izin alarak, Elmadağ&#8217;da şimdiki Hyatt Otel&#8217;in olduğu yerde, yeşil sa­ha üzerine kurulmuş olan Dağcılık Kulübü vardı, İstanbul&#8217;da, bu kulübün işgal ettiği arsadan daha değerli bir arsa düşünüle­mezdi. Ona da bu arsa, inşaat yapmamak şartıyla Beden Terbi­yesi aracılığıyla verilmişti; ama kulüp, kapalı tenis kortu, kapalı yüzme havuzu ve büyük bir yemek salonu yapmış ve belediye­miz de buraya elektrik, su ve havagazı bağlamıştı.  Kulüplerin buraları terk edeceğini ve bu alanların halka açı­lacağını açıklamam üzerine kıyamet koptu. Spor basını ayağa kalktı. Bir gazetede bir fotoğraf yayımlandı. Dağcılık Kulü­bü&#8217;nün, yıllar önce gerçekleşmiş olan açılış törenini gösteren bu fotoğrafta, İstanbul&#8217;un en yüksek yöneticileri protokol sıra­sına göre dizilmişler, kulübü açıyorlardı. Zamanın Belediye Başkanı ortadaydı. Halkın yeşil sahasını, halkın giremeyeceği bir seçkinler ve güçlüler kulübüne, törenle teslim ediyorlardı. Fotoğrafın altında İstanbul&#8217;un ne yapıcı başkanlar görmüş ol­duğunu hatırlatan, böylece benim yıkıcılığıma gönderme ya­pan bir yazı vardı.  Belediye Meclisi de ayaktaydı. Meclis üyeleri ikişer üçer odama gelip, halkın arasına çıkamadıklarını, İstanbul&#8217;un yarı­sının Fenerbahçeli, yarısının Galatasaraylı olduğunu, benim ikisini de karşıma aldığımı söylüyor, partimizi çok berbat bir çıkmaza soktuğumu ifade ediyorlardı.  İlk Belediye Meclisi toplantısına Fenerbahçe yarımadasının haritası, Beden Terbiyesi ile yapılmış olan sözleşmeler, işgal bölgelerini, inşaat yapmama, boş teslim edilme ve kira bedel­lerinin sembolik oluşunu gösteren belgelerle girdim ve duru­mu ayrıntısıyla anlattım. Asıl önemli kozum, Faruk Ilgaz&#8217;ın yukarıda açıkladığım konuşmasıydı. Onu tane tane, sözcükle­ri vurgulayarak okudum ve gazeteyi gösterdim. Birkaç cümle­den sonra, meclisin havası değişmeye başladı. Bitirdiğim za­man, yalnız CHP&#8217;liler değil, Adalet Partililerin bazıları bile al­kışlıyordu.  Dağcılık Kulübü, kendisine verilen arsada birçok inşaat yapmaktan başka, kiralanan arazi dışında, bitişiğindeki halka açık parka da tecavüz etmiş, üç ayrı tenis kortu kurmuştu. Önemli bir ayrıntı: Bu derneğin kuruluş tüzüğüne göre, istan­bul Belediye Başkanı onur üyesi oluyor, kulübün imkânların­dan para ödemeden yararlanıyordu. Bu kıyak acaba neden, va­liye değil, başsavcıya değil, deftardara değil de, belediye başka­nına yapılmıştı?  &#8220;Bu düzeni değiştireceğiz&#8221; derken, ben işte &#8220;bu&#8221; düzeni kas­tettiğimize inanıyordum. Yani, mitinglerde kürsülerden söyle­diklerimizi ciddiye alıyordum, kendimize ve bize inanarak bizi iktidara getiren halka saygı duyuyordum.</p>
<p><strong>İsvan, Ahmet. (2002). <em>Başkent gölgesinde İstanbul</em>. İstanbul: İletişim, s.134</strong></p>
<p>* İstanbul Belediye Başkanı (14 Aralık 1973 &#8211; 11 Aralık 1977)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.omerkanipak.com/2011/08/21/ahmet-isvanin-kaleminden-fenerbahcenin-isgali/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İyi tasarlanmış bir ‘yer’ *</title>
		<link>http://www.omerkanipak.com/2011/08/07/iyi-tasarlanmis-bir-%e2%80%98yer%e2%80%99/</link>
		<comments>http://www.omerkanipak.com/2011/08/07/iyi-tasarlanmis-bir-%e2%80%98yer%e2%80%99/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 07 Aug 2011 14:14:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>omerkanipak</dc:creator>
				<category><![CDATA[Architecture]]></category>
		<category><![CDATA[Text]]></category>
		<category><![CDATA[Radikal Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.omerkanipak.com/?p=609</guid>
		<description><![CDATA[Bazı binalar, nedenlerini açıklayamasanız da size kendinizi iyi hissettirir; orada bulunduğunuzda tarif edemediğiniz bir rahatlığa kapılırsınız. Sadece mimari jargonla ve akademik terimlerle ifade edilemeyecek bir beceriyle çizilmiş bu yapıların tasarımında analitik yeteneklerin yanı sıra içgüdülerin de rol aldığını görürüz. Çoğu kez İskandinav mimarlar bu tip ‘yerler’ yaratmayı iyi becerirler. Elbette, tarifsiz güzellikteki doğal çevrelerinin de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_610" class="wp-caption alignnone" style="width: 610px"><img class="size-full wp-image-610" title="Vehbi Koç Vakfı Kültür ve Sosyal Yaşam Merkezi - Gölcük" src="http://www.omerkanipak.com/wp-content/uploads/2011/08/796c8803-e1313935847549.jpg" alt="Vehbi Koç Vakfı Kültür ve Sosyal Yaşam Merkezi - Gölcük" width="600" height="400" /><p class="wp-caption-text">Vehbi Koç Vakfı Kültür ve Sosyal Yaşam Merkezi - Gölcük (Fotoğraf: Murat Germen)</p></div>
<p>Bazı binalar, nedenlerini açıklayamasanız da size kendinizi iyi hissettirir; orada bulunduğunuzda tarif edemediğiniz bir rahatlığa kapılırsınız. Sadece mimari jargonla ve akademik terimlerle ifade edilemeyecek bir beceriyle çizilmiş bu yapıların tasarımında analitik yeteneklerin yanı sıra içgüdülerin de rol aldığını görürüz. Çoğu kez İskandinav mimarlar bu tip ‘yerler’ yaratmayı iyi becerirler. Elbette, tarifsiz güzellikteki doğal çevrelerinin de bu beceriye katkısı olduğunu kabullenmek lazım. Bu tip yapıların hayranlık uyandırıcı fotoğraflarını çekmek de zordur. Bir iki bakış açısına sıkışıp kalmış radikal, alışılmadık formlardan ziyade heyecan verici veya huzurlu bir atmosfer yarattıkları için mimarlık fotoğrafçıları bu yapıları bir kaç karede anlatmaya çalışırken zorlanırlar. ‘Seksi’ fotoğraflar sunamadıkları için genellikle bu tür yapılar mimarlık medyasında da hemen itibar görmezler. Ancak yaratılan ‘yer’in kalitesi yıllandıkça anlaşılır ve belki o zaman hak ettiği ilgiyi geç de olsa görmeye başlarlar. Bu nitelikteki mimari ürünlerde yapının kendisinden çok yaratılan ‘yer’ ve ‘ortam’ .</p>
<p><span id="more-609"></span></p>
<div id="attachment_611" class="wp-caption alignnone" style="width: 610px"><img class="size-full wp-image-611" title="Vehbi Koç Vakfı Kültür ve Sosyal Yaşam Merkezi - Gölcük" src="http://www.omerkanipak.com/wp-content/uploads/2011/08/IMG_7910_RGB-TIFF-300ppi_murat-germen_2011s.jpg" alt="Vehbi Koç Vakfı Kültür ve Sosyal Yaşam Merkezi - Gölcük" width="600" height="400" /><p class="wp-caption-text">Vehbi Koç Vakfı Kültür ve Sosyal Yaşam Merkezi - Gölcük (Fotoğraf: Murat Germen)</p></div>
<p>Tülin Hadi ve Cem İlhan tarafından kurulan TeCe mimarlık bu yıl içinde böyle bir yere imzalarını attılar. Gölcük’teki Ford Otosan arazisinin hemen arkasında, meşhur 1999 Kocaeli depreminin fay hattının tam da bir kaç metre berisindeki arazi Vehbi Koç Vakfı’na bağışlandığında vakıf yönetimi burada hem fabrika çalışanlarına ve ailelerine hem de Gölcük halkına hizmet edecek bir kültür ve eğitim merkezi inşa etmek istedi. Bunun için sınırlı davetli bir yarışma sonucunda kazanan öneri TeCe mimarlık ofisinin oldu.</p>
<p>Arazide yer alan yaşlı ağaçların güzelliği ve doğal peyzaj, tasarımı etkileyen en önemli faktör olmuş. Ağaçların arasında kalan boşluklara ustaca yerleşen iki ayrı binadan oluşan tesis, bu yeşil dokuya uyumlu olması için bilindik en doğal yapı malzemelerinden tuğla ile kaplanmış. Özel bir dizim tekniği ile gün ışığının duvar yüzeylerinde değişken gölgeler yaratması sağlanırken, iç mekandaki malzeme seçimleri de dışarıdaki bu doğal atmosferle uyumlu şekilde seçilmiş.</p>
<p>Sergi salonu, eğitim ve toplantı odaları, geniş bir oditoryumu ve huzurlu bir atmosfere sahip restoranı barındıran eğitim ve kültür yapısının karşısında spor salonu bulunuyor. Spor salonuna yakın konumdaki çelik kule ise hem yüksek bir seyir noktası yaratmak hem de düz bir bölgede olan tesise uzaktan tanınabilecek bir simge kazandırmak amacı ile tasarlanmış. Tüm detay ve malzemelerin saat gibi işlediği bu tesisin tek kusuru ise bu kuleden görünen fazla özenilmeden bitirilmiş çatılardır herhalde.</p>
<p>Pek mimari kusur sayılmasa da, belki bir diğer kusur da tesisin herkese açık ve ücretsiz olduğunu tam yansıtmamasıdır. Koç ve Ford Otosan logoları ile donatılmış kulesi ve kontrollü giriş bu algıyı doğuruyor ne yazık ki. Yine de henüz kendini yeni yeni bölge sakinlerine tanıtan bu tesisin iyi işletildiği takdirde yakın zamanda özellikle hafta sonları çevre illerden de ziyaretçileri olacağı kesin.</p>
<p>İlginç olan bir diğer husus ise bu yapının, bir mimarlık işvereni olarak Koç Holding’in profilindeki süreklilikte bir kırılma yarattığıdır. Türkiye’nin en büyük holdinglerinden birinin bugüne kadar mimarlık üretimi için sergilediği işveren portresi ile çelişiyor bu proje. Ancak bu çelişkiyi açıklamak başka bir yazının konusu olabilir.</p>
<p>Proje: <a href="http://www.tecemimarlik.com/tr/projects/project-details.asp?pid=159&amp;scope=1,2" target="_blank">Vehbi Koç Vakfı Gölcük Kültür ve Sosyal Yaşam Merkezi</a><br />
Yer: Gölcük, Kocaeli<br />
Mimarlar: TeCe Mimarlık (Tülin Hadi, Cem İlhan)</p>
<p><em>* Radikal, 7.8.2011</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.omerkanipak.com/2011/08/07/iyi-tasarlanmis-bir-%e2%80%98yer%e2%80%99/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Trump Tower İstanbul *</title>
		<link>http://www.omerkanipak.com/2011/06/26/trump-tower-istanbul/</link>
		<comments>http://www.omerkanipak.com/2011/06/26/trump-tower-istanbul/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 26 Jun 2011 17:53:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>omerkanipak</dc:creator>
				<category><![CDATA[Architecture]]></category>
		<category><![CDATA[Text]]></category>
		<category><![CDATA[Radikal Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.omerkanipak.com/?p=626</guid>
		<description><![CDATA[Ortasından geçen devasa viyadüğün ikiye ayırdığı Mecidiyeköy, 1950’lerden itibaren apartmanların ofislere dönüştürülmesinden sonra yeni bir değişime daha gebe. Bu sefer yükselen emlak değerlerinin zorunlu kıldığı biraz da yıpranmış yapıların deprem tehlikesiyle yenilenme bahanesi ile bu aks üzerindeki yapılar, birleşerek daha iri kütleli ofis ve konut bloklarına dönüşecek. Maksimum döşeme alanı yaratmak üzere kurulu imar kurallarımızın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_627" class="wp-caption alignnone" style="width: 410px"><img class="size-full wp-image-627" title="Trump Tower" src="http://www.omerkanipak.com/wp-content/uploads/2011/08/trump.jpeg" alt="Trump Tower, Istanbul" width="400" height="267" /><p class="wp-caption-text">Fotoğraf: Cemal Emden</p></div>
<p>Ortasından geçen devasa viyadüğün ikiye ayırdığı Mecidiyeköy, 1950’lerden itibaren apartmanların ofislere dönüştürülmesinden sonra yeni bir değişime daha gebe. Bu sefer yükselen emlak değerlerinin zorunlu kıldığı biraz da yıpranmış yapıların deprem tehlikesiyle yenilenme bahanesi ile bu aks üzerindeki yapılar, birleşerek daha iri kütleli ofis ve konut bloklarına dönüşecek. Maksimum döşeme alanı yaratmak üzere kurulu imar kurallarımızın bir sonucu olarak araları daha seyrek olsa bile bu aksın iki yanında çok daha yüksek binalar görmeye başlayacağız. Bu dönüşümün hem iyi hem de kötü etkileri olacak: aksın önünde ve arkasındaki yapıların gün ışığı azalacak. Öte yandan zemin kotunda yürünecek doğru dürüst bir kaldırımı bile olmayan neredeyse Manhattan kadar yoğun Mecidiyeköy için yayalara daha geniş ve en önemlisi planlamış düzenli alanlar açılacak. Ancak bölgenin dinamik, hetorejen sosyal ve ekonomik yapısı da daha sıradan ve sıkıcı bir iş merkezine doğru evrilecek.</p>
<p><span id="more-626"></span></p>
<p>Mecidiyeköy aksının sonunda yer alan ve Avusturyalı mimar Brigitte Weber’ın tasarladığı Trump Towers dönüşümün öncülerinden sayılabilir. Büyükdere aksında sıralı diğer gökdelenlerden daha farklı bir mimari forma sahip bu yapı da benzerleri gibi zemin kotunda alışveriş merkezi ve sosyal tesisleri barındıran bir bazanın üstünde yükselen ofis ve konut kulelerinden oluşuyor. Yüksek yapıların tasarımında çok uygulanan bir yöntemle Weber, alttaki bazayı bağımsız bir kütle gibi tasarlayarak üstünde yükselen kulelerin tektonik formuna özel çaba sarf etmiş. Eğimli yüzeylerin yarattığı dinamik formlar binanın her açıdan farklı algılanmasına neden oluyor, tekdüzeliği kırıyor. İki kulenin dar diktörgen arazide çapraz köşelere yerleştirilmesi ve siyah-beyaz renklerin bilinçli bir şekilde seçilmesi de binanın hareketliliğini artırıyor. Bloklarda ana koridorun her zaman gün ışığı alması için yaratılan yarık ise kütlelerin olduğundan daha narin gözükmesine yaramış.</p>
<p>Bu tür yüksek konut bloklarında manzaraya feda edilen bu cam açma lüksü yüzünden, daha içe dönük bir yaşantı kurgulanmak zorunda kalınıyor. Bu nedenle plan çözümleri çok önemli. Örnek dairelerde görünen malzeme seçimi, işçilik kalitesi ve en önemlisi plan düzenleri bu açıdan bakıldığında takdiri hak ediyor.</p>
<p>Türkiye’de yabancı bir mimarın tek başına bu büyüklükte bir yapının altından kalkması zor olmasına rağmen, Brigitte Weber bunu ustaca becermiş görünüyor. Yine de alışveriş merkezini barındıran zemin katlarının ve ofis bloğunun açıldıktan sonraki performanslarını izlemeden kesin hüküm vermemek iyi olur.</p>
<p><em>*  Radikal, 26.6.2011</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.omerkanipak.com/2011/06/26/trump-tower-istanbul/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Klişeleri değiştiren okul *</title>
		<link>http://www.omerkanipak.com/2011/06/19/kliseleri-degistiren-okul/</link>
		<comments>http://www.omerkanipak.com/2011/06/19/kliseleri-degistiren-okul/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 19 Jun 2011 18:17:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>omerkanipak</dc:creator>
				<category><![CDATA[Architecture]]></category>
		<category><![CDATA[Text]]></category>
		<category><![CDATA[Radikal Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.omerkanipak.com/?p=634</guid>
		<description><![CDATA[İstanbul Ataşehir’deki geleceğin finans merkezinin tam ortasında sıradışı bir lise binası olduğunu pek az kişi bilir. Arazinin içinde neredeyse yok olması için tasarlanmış bu özel yapı aynı anda iki üç klişeyi birden yıkan, Ataşehir’in yüksek blokları arasında huzurlu bir vaha ortamı yaratmış, özel bir mimarlık eseri aslında. Bilindiği gibi Türkiye’de kamu yapılarının mimarisinde tip proje [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_635" class="wp-caption alignnone" style="width: 610px"><img class="size-full wp-image-635" title="TÇMB Lisesi" src="http://www.omerkanipak.com/wp-content/uploads/2011/08/TCMB_Lise09-e1313950894138.jpg" alt="TÇMB Lisesi" width="600" height="400" /><p class="wp-caption-text">Fotoğraf: Ömer Kanıpak</p></div>
<p>İstanbul Ataşehir’deki geleceğin finans merkezinin tam ortasında sıradışı bir lise binası olduğunu pek az kişi bilir. Arazinin içinde neredeyse yok olması için tasarlanmış bu özel yapı aynı anda iki üç klişeyi birden yıkan, Ataşehir’in yüksek blokları arasında huzurlu bir vaha ortamı yaratmış, özel bir mimarlık eseri aslında.</p>
<p>Bilindiği gibi Türkiye’de kamu yapılarının mimarisinde tip proje uygulaması sürdürülüyor. AKP hükümeti iktidarından sonra ise, Milli Eğitim Bakanlığı 2005 yılından beri tip okul projelerine yeni kriterler getirdi. Bakanlık okulların ‘milli ve geleneksel mimari(!)’ öğelerini taşıması gerektiğini, bundan sonra yapılacak binaların ‘Selçuklu’ veya ‘Osmanlı’ tarzında yapılması koşulunu öne sürdü. Şimdi her yerde simetrik bir cephe içinde taklit kemerler, taç kapılar, işlevsiz kulelerle donatılmış anıtsal olmaya çalışan gösterişli tuhaf okul binaları görmeye başladık. Bu okullarda kullanılan tarihi referanslı mimari öğelerin üstünkörü bir şekilde bir araya getirilmesi yüzünden gibi kimi yerlerde halk, okulları camiye bile benzetip tepki gösterdi. Özel kişi ve kurumların yaptırdığı okullar neyse ki buna uymak zorunda değil. Elbette kolaya kaçan, tip projeyi kolunun altına alıp müteahhit firmaya gidebiliyor. Ancak Mimari kültüre önem veren kurumlar neyse ki bu taklit yapay gösterişe prim vermiyor.</p>
<p><span id="more-634"></span></p>
<div id="attachment_636" class="wp-caption alignnone" style="width: 610px"><img class="size-full wp-image-636" title="TÇMB Lisesi" src="http://www.omerkanipak.com/wp-content/uploads/2011/08/TCMB_Lise02-e1313951044172.jpg" alt="TÇMB Lisesi" width="600" height="400" /><p class="wp-caption-text">Fotoğraf: Ömer Kanıpak</p></div>
<p>Türkiye Çimento Müstahsilleri Birliği’nin (TÇMB) Ataşehir’de kendilerine tahsis edilen araziye bir meslek lisesi inşa etmek istemesi de bu yazıya konu olan okulun hikayesinin başlangıcı. TÇMB’nin 2007’de İstanbul Valiliği ve MEB ile protokol imzalanmasından sonra TeCe Mimarlık ve DB Mimarlık ofisleri ortak olarak 17 derslikli 510 öğrenci kapasiteli lise binasının tasarımını üstlendi. Mimarların en temel motivasyonu, bakanlıkça dayatılan tarihsel motifli tip projelere karşın coğrafi ve iklimsel koşullarla birlikte öğrenci ve öğretmenlerin ihtiyaçlarını da aynı anda değerlendiren, özgün ve mimari açıdan değerli bir binanın tasarlanabileceğini göstermek olmuş.</p>
<p>Arazinin eğimini kullanarak minimum hafriyat ile usulca alana yerleşen bina, dışa kapalı bir kutu gibi görünse de içi oldukça hareketli, birbiri içine akan mekanlarla dolu zengin bir ortam sunuyor. Bakanlığın öngördüğü tüm fonksiyonları barındıran yapı, doğal ışığın doğru kullanımı ile enerji tüketimi açısından da verimli. Geniş mekanları, iç bahçeleri, güverte misali koridorları ve iyi işleyen bir mekan düzeni ile örnek gösterilecek bir ortama kavuşan öğrenci ve öğretmenler de okulları ile gurur duyuyorlar.</p>
<p>Tip proje klişesini sarsan bu proje aynı zamanda tarihsel referansları kullanmadan da güzel bir yapı yapılabildiğini devlet bürokratlarına ispat ediyor. Okulun mimarisinde brüt beton yoğun olarak kullanılmış. Projenin sarstığı ikinci klişe ise bu noktada ortaya çıkıyor. Kötü yapılaşmayı anlatırken kullanmayı çok benimsediğimiz ‘betonlaşma’ deyimine, mimarlar incelikli bir cevap veriyor. Betonun herhangi bir inşaat malzemesi olduğunu, kötü mimari ve yapılaşmanın sorumluluğunun sadece bir malzemeye yüklenmemesi gerektiğini TÇMB yıllardır savunuyor. Türkiye&#8217;nin en nitelikli mimarlık dergilerinden biri olan ve sadece betonla üretilmiş çok önemli mimari projelerle yer veren <a title="BETONART" href="http://www.pab.com.tr/betonart/" target="_blank">BETONART</a>&#8216;ı da sırf bu yüzden yıllardır yayınlayan, bu konuda yaz okulları düzenleyen TÇMB, bu okul binasıyla sürdürdüğü bilinçlendirme ve sosyal sorumluluk çalışmalarına da bir yenisini eklemiş oluyor.</p>
<p><em>* Radikal, 19.6.2011</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.omerkanipak.com/2011/06/19/kliseleri-degistiren-okul/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

