Page 2 of 41234

Murat Tabanlıoğlu ile söyleşi *

Son yıllarda çok sayıda ödül aldınız ve en son RIBA’nın en prestijli ödüllerinden birini kazandınız. Mimarlık ödülleri hakkınde ne düşünüyorsunuz?

Son zamanlarda bir ödül furyası var. Bunların bir kısmı ticari gayrimenkul ödülleri. Daha çok işverenler meraklı bunlara ama mimari açıdan çok da önemli ödüller değil bizim için. Mimari anlamda elbette Pritzker ödülü, Mies ödülleri, Ağa Han ödülleri çok daha önemli bizce. Son yıllarda parlamaya başlayan Barcelona’da düzenlenen WAF (Dünya Mimarlık Festivali) ödülleri de önemli bence.

Yeni kazandığımız bu RIBA ödülünü de önemsiyorum çünkü Londra’nın tasarım açısından coğrafi bir önemi var benim için, sıfır noktası gibi bir şey. RIBA da dünyanın en eski mimarlık kurumu zaten. Bizimle birlikte ödül alan mimarlar kadar tanınmış olmasak da birlikte ödüllendirilmek önemli elbette.

Levent Loft, Levent Bahçe, Sapphire gibi konut projelerinin arka arkaya inşa edilebiliyor olması, varlıklı kesimin artık kentin dışındaki sitelerden merkeze geri dönüşlerinin bir göstergesi mi?

Levent Loft ve Bahçe aslında Sapphire’den biraz farklıdır. Daha çok çocuksuz çiftlerin, yalnız yaşayanların ömür boyu değil ama bir kaç sene yaşamak isteyebilecekleri bir yaşam şekline göre tasarlandı. Bu nedenle kendi içinde anlaşabilen, kimi zaman iş hayatında da görüşen kişiler tarafından satın alınıyor ve bu yüzden sıkı bir komşuluk ilişkisi de oluştu. Sapphire ise daha yerleşik olmak isteyen ailelere veya bireylere göre tasarlandı. Ancak dediğinize katılıyorum: bu tip konutların talep edilmesi kentin kenarlarındaki güvenlikli sitelerden kent merkezine doğru bir dönüşün başladığının işareti olabilir. Elbette burası tam Nişantaşı, Bağdat caddesi gibi değil. Buranın en büyük eksikliği Büyükdere caddesinin planlanmamış olması ve bu plansızlık biz mimarları da oldukça zorluyor. Buranın toparlanabilmesi için öncelikle bu yapıların arkasından geçecek yeni bir bulvarın açılması lazım. İkinci olarak da kimi yerlerde Büyükdere caddesinin yer altına alınması ve üst kotların yayalara terk edilmesi gerekecek. Elbette bu düzenlemeler trafiğe yine bir çözüm olmayacaktır.


Devam | Continue…


07. 06. 2011 | Architecture, Text | Print |
Tags: ,

“Çirkinliğe” övgü *

Odakule

Fotoğraf: Ömer Kanıpak

Bu zor bir yazı olacak. Çünkü kanımca büyük bir çoğunluğun çirkin bulduğu bir binayı mimari açıdan savunacağım. İstiklal Caddesi üzerinde bir röper oluşturmuş, yüksekliği ile tepki çeken, kimilerince de oldukça sevimsiz bulunan, yine de altından geçerken oluşturduğu korunaklı geçişe minnettar kaldığımız Odakule’nin mimari açıdan neden önemli olduğunu ve bugün bile bize neler söyleyebildiğine dikkat çekmek istiyorum.

Bu arsa üzerinde yer alan Bon Marche mağazasının yerine inşa edilen Karlman Pasajı varlık vergisi yüzünden 1940’larda kapandıktan sonra burayı satın alan İstanbul Sanayi Odası tarafından 1970’lerde yeniden projelendirildi. Mimar Kaya Tecimen ve yardımcısı Ali Kemal Taner tarafından tasarlanan yapı 1976 yılında Odakule adı ile açıldı. Postmodernizmin sembollerle dolu dalgasının henüz görünürde olmadığı, ancak katılaşmış modernist mimarinin de geride bırakıldığı bir dönemde inşa edilen Odakule; teknoloji, malzeme ve tektonik dertlerle meşgul olmak dışında başka bir alt metin üretmekten uzak duran, 60 ve 70’lerin naiflik derecesinde saf ve samimi küresel mimarlık ortamının, Türkiye’deki belki de en güzel bir kaç yansımasından biridir.


Devam | Continue…


15. 05. 2011 | Architecture, Text | Print |
Tags:

Faili meçhul alışveriş merkezi *

Demirören AVM

İstiklal Caddesi’deki Demirören alışveriş merkezi Perşembe günü apar topar açıldı. Aslında açıldı demek yanlış olur. Son iki katı hala inşaat halinde olan binanın içi de neredeyse bir şantiye. Asansör montajları bitmemiş, yürüyen merdivenlerin ayarları yapılmakta, pek çok mağaza ise boş; açık olanlar da inşaat tozlarını temizlemekle uğraşıyorlar. Firavun mezarlarını aratan bir koridordan ulaşabildiğiniz tuvaletler bile bitmemiş.Aceleden tabelası bile eğri asılan binanın bu acemi açılış hikayesini işletme uzmanları daha iyi analiz ederler herhalde. Ancak kanaatimce ileride işletme açısından da büyük sıkıntılar çıkabilir çünkü iç mekanlar ve özellikle food court hiç de cazip görünmüyor.

Hatırlarsanız binanın mimarisi Türkiye’nin en rafine mimarlarından biri olan Han Tümertekin’e teslim edilmişti. Ama inşaat sürecinde mimarın kontrolü dışına çıkılarak tasarıma müdaheleler başlamış, inşaat sırasında yandaki parseller de satın alınarak projeye eklenmişti. Bunun üstüne Tümertekin’in önerdiği cepheye koruma kurulu üyeleri de müdahele edip “tarihi dokuya daha uygun(!)” bir cephe isteyince anlaşılan ipler koptu ve Tümertekin müelliflikten çekildi. Şimdi bu komik köşe balkonları, mini kubbeli cumbaları, eski binadan miras işe yaramaz ince balkonu ve “modern bir şeyler de olsun” diye ortaya yerleştirilmiş anlamsız cam cephesi ile açılan bu binanın müellifi belirsiz. Tarihi dokuya uyumlu olmalı diye direten kurul üyeleri mutlu mudur bilemem ama sayelerinde baktıkça mimarisi ile alay edilecek bir bina daha İstanbul’a eklenmiş oldu. Açıkçası bu yapı, muhafazakarlığın yükselişte olduğu, Yeni Osmanlı düzenine özenen bir siyaset ortamında tarih soslu herşeyin cazip geldiği bir dönemde toplumsal değişimin mimariye yansımış anıtı olarak da görülebilir.


Devam | Continue…


20. 04. 2011 | Architecture, Text | Print |
Tags:

Apartman ciddi iştir *

Beğensek de beğenmesek de bundan yıllar sonra yazılacak metinlerde Türkiye’nin sivil mimarlık tarihini apartmanlar oluşturacak ve hatta belki geleneksel Türk mimarisi diye anılacak bu yapılar. Buna rağmen hemen hemen hiç bir mimarlık okulunda apartman tasarımı ciddiye alınmaz. Yap-sat usülü ile veya kat karşılığı çalışan müteahitlerin ellerindeki şablon projeleri istedikleri parsele çekiştirerek uydurabildikleri bir ortamda mimarlar yenilgiyi erken kabul etmişlerdir. O yüzden kültür merkezleri, devasa kütüphaneler, opera binaları, spor tesisleri gibi komplike yapıları tasarlamayı öğrenerek mezun olan binlerce mimar neredeyse hayatları boyunca uğraşabilecekleri tek konu olan apartmanlarla ancak gerçek piyasa şartlarına çıkınca muhatap olurlar. Şablon projeler, alıştıkları gibi bir projeye onay verme rahatlığı yüzünden belediyeler tarafından da benimsenir. Mal sahiplerine ise belki sadece banyodaki fayansları veya mutfak dolaplarını seçme özgürlüğü bırakılır. Bu nedenle Mersin’de ya da Rize’de, Urfa’da ya da İzmir’de aynı apartmanları görürüz. Calvino’nun Görünmez Kentler adlı kitabındaki Marco Polo, Kubilay Han’a Türkiye’yi anlatsa çok zorlanmazdı: “Bu ülkenin tüm kentleri dar koridora dizili oransız odaları, şekilsiz salonları, sonradan kapatılacak balkonları, plastik pencerelerle delinmiş sıkıcı cepheleri, karanlık merdivenleri ve kiremit kaplı kırma çatıları ile birbirinin aynısı binalarla kaplanmıştır.”


Devam | Continue…


17. 04. 2011 | Architecture, Text | Print |

Olması gerektiği gibi bir yenileme *

SALT Beyoğlu

Fotoğraf: Cemal Emden

İstiklal Caddesi üzerinde 1850’lerde ticaret ve konut işlevli olarak inşa edilmiş Siniossoglou apartmanının zemin katı geçtiğimiz yıllarda Garanti Platform olarak caddedeki önemli bir etkinlik alanı olarak işlev görüyordu. Garanti’ye ait Garanti Galeri, Garanti Platform ve Karaköy’deki Osmanlı Bankası Müzesi’nin tek bir kurumsal yapı altında SALT adı altında birleşmesi ile başlayan dönüşümün mekansal yansımaları da ilk kez bu yapıda gün yüzüne çıktı.

Mimarlar Tasarım’ın başında olan Han Tümertekin tarafından dönüştürülen SALT Beyoğlu yapısı tipik Beyoğlu apartmanlarının özelliklerini gösteriyor. Yapı, iki sokak arasında uzanan, düzgün bir geometrisi olmayan parsele yerleşmiş, dar ve simetrik ön cephesinin arkasında oldukça geniş ve asimetrik bir plana sahip, esas girişi arkadaki küçük meydancıkta olan tipik 19.yy Beyoğlu apartmanlarından biri. Tümertekin SALT’ın sergi, etkinlik, ofis, mağaza, kafe gibi mekansal ihtiyaçlarını kendine özgü sağduyulu ve sakin yaklaşımı ile abartısız, gösterişten uzak bir şekilde bu tarihi yapıda örgütlemiş.


Devam | Continue…


10. 04. 2011 | Architecture, Text | Print |
Tags:

Çirkin dev *

Adalet Sarayı

“Avrupa’nın en büyük adliyesi” denen Çağlayan adliyesinin tam da adalet sisteminin didiklendiği bugünlerde açılıyor olması ne kadar ilginç bir durum. Üstüne üstlük bu yapıya ek olarak bu sefer “dünyanın en büyüğü” denen Kartal adalet sarayı da Anadolu yakasında tamamlanmak üzere. Geçtiğimiz senelerde açılan Bakırköy adliyesi de oldukça iri bir mahkeme binası. Bir de bunlara Silivri’de Ergenekon duruşmaları için apar topar yapılan ilkel salonları da ekleyelim. Aslında adalet mekanları açısından oldukça zengin sayılır İstanbul. Ancak dünyanın en büyük adliye binalarını yapmış olmamıza rağmen yine de yetmiyor! 5 Ocak’ta Habertürk’teki haberden, Beşiktaş’ta bunca yıldır gecekondu gibi derme çatma binada çalışan İstanbul Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri başkanlarının, Çağlayan’daki yeni adliye binasının kendileri için uygun olmadığını bildirdiklerini, bunun üzerine Başbakan’ın talimatı ile Yenibosna’da yeni bir bina yapılmasına karar verildiğini öğreniyoruz. Öte yandan, İstanbul Barosu’nun geçtiğimiz yıl 26.000 üyesi ile New York’u sollayarak dünyanın en kalabalık barosu olduğunu da hatırlayalım.


Devam | Continue…


13. 03. 2011 | Architecture, Text | Print |
Tags:

Sapphire Istanbul *

 

sapphire istanbul

Fotoğraf: Murat Germen

New York’taki Chrysler Binası 1920’lerin sonunda inşa edilirken, 40 Wall Street olarak anılan gökdelen de aynı zamanda yükseliyordu. Dünyanın en yükseğini yaratma yarışı o günlerde başlamıştı denebilir. İki rakip bina, “en yükek” ünvanını alabilmek için görülmemiş taktiklerle yarışırken 40 Wall Street’in sahipleri inşaat aşamasında bile ek kat izinleri almayı becermişlerdi. Buna rağmen, Chyrsler’in sahipleri ve mimarları kurnaz bir manevrayla inşaat iskeleleri içinde gizlice inşa ettikleri 38m yüksekliğindeki paslanmaz çelik kuleyi son dakikada ortaya çıkartıp 90 dakika içinde son kata eklediklerinde, 40 Wall Street binası yarışı kaybetti. Her ne kadar iskan edilebilir son katın bina yüksekliği olarak öçülmesi gerektiğini belirtip itiraz edilse de, Chyrsler binası, bir yıldan az bir süre için bu ünvanını korudu. O günden bugüne dek en yüksek bina yarışı hız kesmeden devam etmekte ve bina yükseklikleri verilirken de anten yükeksikliği ve son kat yüksekliği ayrı olarak belirtilmekte.

Tabanlıoğlu Mimarlık tarafından tasarlanan İstanbul Sapphire gökdeleni sadece İstanbul’un değil, Avrupa’nın da şu anda en yüksek gökdeleni ünvanına sahip. Yerden 236 metre yüksekliklte herkesin erişebileceği bir seyir terası planlanmış. Boğaz köprülerinin İstanbul’a belki de en büyük faydası, İstanbulun büyük bir kısmını bir bütün olarak uzaktan görmemizi sağlamak olmuştur. Aynı şekilde İstanbul Sapphire’in de yüksekliği ile İstanbul’u algılamamıza ve anlamıza katkısı büyük olacaktır. Kuzeydeki ormanlardan Adalara dek çok geniş bir coğrafyayı bir noktadan görebilmek çok heyecan verici. Bü yüzden bina sahiplerinin en üst katı herkesin erişimine açma kararları takdir edilmesi gerekir.


Devam | Continue…


06. 03. 2011 | Architecture, Text | Print |
Tags:

gölge

gölge


10. 02. 2011 | Photography | Print |

Kaplancali apartmani

Kaplancali apartmani

Kaplancali apartmani, originally uploaded by omer.kanipak.


11. 01. 2011 | Photography | Print |

Mimarlığın kutsallıkla mücadelesi *

AKM

Tabanlıoğlu Mimarlık

“Atatürk Kültür Merkezi (AKM) için gerçekleştirilecek yenileme projesinden vazgeçildi. Yenileme projesi yerine binaya ‘basit onarım’ yapılacak.” Bu, yaklaşık olarak dört yıldır gündemden düşmeyen ve artık bizi hiç de şaşırtmayan AKM ile ilgili haberlerden sonuncusu. Radikal’de Cem Erciyes’in geçtiğimiz günlerde köşesinde hatırlattığı gibi, bir takım olaylardan sonra AKM tadil edilerek kapılarını gelecek senenin ortalarında açacak.

1930′larda “İstanbul kültür sarayı” fikrinin doğmasından itibaren farklı mimarların dahil olduğu, bir türlü bitirilemeyen, bittikten sonra yanan, yeniden yapılan, ismi değişen, sonra da ihmal edilen bu bina, bugünlerde tartıştığımız sadece yıkılma ve onarılma safhası ile değil, yapılış safhaları ile de modernleşme ve demokratikleşme serüvenini ani şoklarla yaşayan bir ülkenin sanata, kültüre ve özellikle de mimarlık kültürüne bakışını anlamak için çok önemli bir hatıra deposuna, bir nevi sosyolojik aynaya dönüşmüş durumda. Yaratılışında bile sorunlar yumağı olan böyle bir merkezin yenilenmesi veya onarılması sırasında da böyle gürültü çıkarması doğal algılanmalı.

Peki bu süreçte hangi kurumsal ve bireysel aktörler rollerini nasıl oynadılar? Bunu biraz inceleyelim.


Devam | Continue…


20. 11. 2010 | Architecture, Text | Print |
Tags:

Page 2 of 41234

Meta

Search | Ara

    Archive | Arşiv