Page 4 of 512345

Kültür Merkezi >< Merkezi Kültür

“Kültür Merkezi” ne kadar anlamsız bir terim haline geldi. Mimarlık fakültelerinin değişmez bitirme projesi konusu. Hemen hemen tüm mimarlar oğrenciliğinde bir “Kültür Merkezi” çizmiştir. Hepsinde konser salonu, fuayesi, sergi salonları, prova odaları, kostüm depoları… Senaryoya göre her akşam dolup taşacak, artık hangi şehirde veya semtte yapılıyorsa oranın “kültürel aktivite ihtiyacı”nı giderecek… Aktivite derken konser, opera, bale, tiyatro… Aklınıza sanat denince ilk gelenler sanat alanları. “Kültür Merkezleri” senelerdir Türkiye’de “Merkezi Kültürün” evleri olarak hayal edildi, oyle davranıldı.

AKM yapıldığında opera, bale, senfonik müzik denince Türkiye’deki merkezi kültür alanlarını anlaşılıyor, ya da anlaşılması arzu ediliyordu. AKM’de bu kültür alanlarının merkezi idi… AKM’nin yıkılıp yeniden yapılma temennisi, bu kültür alanlarının artık merkezde değil kenarda kalmış olmasından kaynaklanıyor. Artık kültür ve kültürün ana ifade aracı olan sanat çok merkezli, hatta merkezsiz. Bu yüzden “Kültür Merkezi” lafı da içi boşalmış bir laf. Bir yapının “Kultur Merkezi” olması için hangi sanat disiplinlerinin evi olması gerekiyor? Sinema mı, hip-hop mu, video-art mı, Türk Halk Muziği mi, folklor mu, tiyatro mu? Hepsinin birden olduğu durum mu?

Devlet “Artık bu ‘Kültür Merkezi’ beni ifade etmiyor, yıkıp yeniden yapacağım” diyor. Hemen hemen herkes de AKM’nin mimarisine, bir simge olarak binaya odaklandı. Oysa devlet, ben artık “kültürün ve sanatın himayesini yapamıyorum” demek istiyor. “Benim benimsediğim, geliştirmek istediğim sanatlar AKM’de vücut bulanlar değil, ben Osmanlı kültürünü, Türk-İslam sanatını geliştirmek, yaymak istiyorum. Klasik sanatlar ilgi alanıma girmiyor, daha da ötesi çağdaş sanat, deneysel tiyatro, video sanatı, grafik tasarım sanatı, elektronik müzik, animasyon, dijital sanatlar gibi yeni alanları özel kurumlar geliştirsin, korusun.” diyor.

Klasik sanatlara merakım hemen hemen hiç olmadı, olamadı. Opera, bale, hatta tiyatro bana hiç hitap etmedi, edemedi. Ama yine de bu sanat alanlarının yok olmaması gerektiğini savunuyorum. Eskiden merkezde yer alan opera-bale-senfonik müzik, tiyatro gibi klasik sayılabilecek sanat alanlarının himayesini, merkezi devlet sosyal bir görev olarak üstlenmezse özel sektör hiç benimseyemez. AKM’nin işletmesi özelleştirildiği anda bu sanat alanları iyice sahipsiz kalacak demektir. Oysa AKM bir yapı olarak kültür mirası olduğu gibi, içerdiği fonksiyonlar itibarı ile de bir kültür mirasıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin geçirdiği kültürel dönşümün mirasıdır, sadece yapısı ile değil, iceriği ile birlikte. Ancak görünen o ki, İstanbul bir 15-20 sene icinde opera oynanmayan, senfonik müzik çalınmayan, balesi olmayan bir metropol olma yolunda.

Yeni sanat disiplinleri için ise yeni mekanlardan çok yeni öznelere ihtiyaç var. Bu kültür alanlarını genişletme enerjisi olan, sürdürülebilir kurumlar, yapılar gerekiyor. Bu yapıların binaları, mekanları nasılsa bulunur İstanbul’da. Mesele mimarlık değil aslında.


10. 12. 2007 | Text | Print |

Sarkaç Ev

 

Bir ailenin kısa dönem tatilleri ve haftasonu kalışları için tasarlanan SM evi, Asos’un yakınlarındaki köylerin birinde, dik bir yamaca bakan yolun hemen kenarındaki uzun bir arsaya yerleştirilmiş. Ege’nin muhteşem manzarasına odaklanan bu ev, İstanbullu bir ailenin kimi zaman huzur, kimi zaman dostları ile eğlenebileceği basit ama kullanışlı bir ev ihtiyacı ile Mimarlar Tasarım’a başvurmaları sonucunda ortaya çıkmış. Kendi basit barınma ve yaşama ihtiyaçlarının yanısıra evlerinin konforunu zaman zaman ağırlayacakları ziyaretçileri ile paylaşma isteği dışında fazla bir talepleri olmasa da, gerek yerleşim gerekse malzeme ve detaylardaki isabetli kararlarla mimarlar, basitliğin içinden doğabilecek zenginliği bir kez daha göstermiş oluyorlar. Tıpkı kendilerine Ağa Han ödülünü kazandıran ve aynı köyde bir kaç sene önce tamamlanmış B2 evinde olduğu gibi bu evde de anıtsal bir yalınlık hakim.


Devam | Continue…


10. 03. 2007 | Text | Print |

Mimarlık Fakültelerine İhtiyaç Var mı?

Geçen gün ilginç bir şey öğrendim. Dünyanın en eski üniversitesi MÖ 425 yılında İmparator Theodosius II tarafından temelleri atılan, ama ondan yaklaşık 450 yıl sonra, Bizans imparatoru III.Michail’in yerine yönetimde olan Bardas tarafından yeniden yapılandıran Konstantinapolis Üniversitesi imiş. Tabi ki üniversitenin tanımı farklılıklar taşıdığı için, dünyanın en eski üniversitesi için çeşitli karşı iddialar da var. Ne var ki, yönetimde özerkliğe sahip, araştırma-geliştirme misyonu üstlenmiş ve akademik olarak bağımsız bir kurum olan üniversite tanımının ilk örneğinin, Magnaura Üniversitesi olarak da bilinen İstanbul’daki bu kurum olduğu konusunda hemen hemen herkes hemfikir.

Devam | Continue…


10. 11. 2006 | Text | Print |

Geleneksel Türk Trafoları

trafo

1930’ların Almanyası’nda idealize edilmiş Neo-klasik yapılar, politik bir araç olarak kullanılıyordu. Hiç bir zaman Roma İmparatorluğu veya Antik Yunan Medeniyeti ile organik bir ilişkisi olmamasına rağmen, bu iki medeniyetin kalıntılarından esinlenen devasa anıtsal yapılar ve aksiyal düzendeki şehir planları Almanya’nın destansı bir geçmiş yaratma ve bunu taşa dönüştürme çabaları idi. O dönemin Almanyası mimarlık ve kültür üretimi açısından tam bir çelişkiler yumağı idi. Bir yanda hiç varolmamış bir efsanenin eserlerini ve o medeniyeti baştan yaratma çabası varken, bir yanda da romantik ulusalcılık söylemine dayalı folkrolik (völkisch) bir halkçılık akımı destekleniyordu. Anti-Semitizm ile birleştirilen tüm bu söylemler, zaten dünyayı kasıp kavuran ekonomik buhran döneminde ve çalkantılı siyeset ortamında ne yapacağını bilemeyen Alman halkı için ne yazık ki can simidi olarak görüldü.


Devam | Continue…


17. 08. 2006 | Text | Print |

Interview with Kees Christiaanse in Istanbul

Şevin Yıldız: First of all, I would like to specially ask you about masterplans. As an urban planner do you think that masterplans are still valid in this century where everything is changing so rapidly, so unexpectedly? In our country, we, as architects and planners, have a little bit of a suspicion towards masterplans because it takes too much time to do it and afterwards it looses its validity. And, as a tool mostly we can not use it very effectively, so I would like to ask you your approach upon this subject?

Kees Christiaanse

Kees Christiaanse

Kees Christiaanse: We love to make masterplans exactly, because of the reasons that you just mentioned. Nowadays, you can not design a region, and then because of implementation reasons, it can only be ready in the next ten years. It’s not possible, because in every two years something else happens. So, you must work with something that takes into account unexpected social, demographic, political conditions, that can work with different speeds or accomodate varying programs, that has all kinds of flexibilities. Now the question is can you make a masterplan or not? We say “yes” because, we have been developing a working method in making masterplans that have this potential of flexibility, but at the same time, have a very strong quality of public space and also very strong quality in design principles.

So, for instance, we prepeare masterplans which have a very self-evident basic structure and sustainable for many years probably.And, then we test different phasings and rules on the building plots which are also flexible. So, we experiment with the valids between flexibility and fixation. Therefore in that respect, we think it’s very interesting to make masterplans nowadays. We also find it necessary, because if you do not make masterplans, it brings a total anarchy. In addition to that if you make fixed urban visions, you have no way of getting there again.


Devam | Continue…


23. 07. 2006 | Text | Print |
Tags: ,

Uluslararası Olma Motivasyonu

Türkiye’deki mimarlık üretiminin ve müellif mimarların çeşitli ortamlarda zaman zaman uluslararası meslektaşları ile ve onların ürettikleri ile kıyaslandığını görüyoruz. Çoğu zaman da bu kıyaslamayı mimar adaylarının veya mesleğe yeni adımını atmış genç mimarların farklı ortamlardaki tepkilerinden algılıyoruz. Arkitera Forum’da da zaman zaman bu çerçevede konular açılıp tartışmalar sürüyor. “Neden Türkiye’den dünya çapında bir mimar çıkmıyor?” veya “Sizce Türkiye’deki en Star(!) mimar kim?” gibi kuru rekabet ve karşılaştırma seviyesinden öteye geçmeyen tartışmaların altında çok daha farklı bir sorun yatıyor aslında.


Devam | Continue…


06. 07. 2006 | Text | Print |

Paulo Mendes da Rocha ile söyleşi

Paulo Mendes da Rocha

Şevin Yıldız: Projelerinizde genelde farklı mimarlık ofisleriyle işbirliği yapıyorsunuz. Her projenizin ekibi farklı. İşleve bağlı olarak dört ayrı ofis var. Bu seçimleri nasıl yapıyorsunuz?

Paulo Mendes da Rocha: Ben bunu planlayarak yapmıyorum. İşin bu şekilde yürümesi adım adım gerçekleşti. Ve artık bu safhada iş sadece eski öğrencilerle çalışmaktan çıkıp, onlarla kontratlı çalışmaya dönüştü. Ne zaman yeni bir proje alsam, onlara birlikte çalışmamızı teklif ederim. Sorunuza dönersek, bu seçim programa veya işleve bağlı değil. O proje esnasında kim müsaitse ona bağlı. Ofisimde ise otuz yıldır benimle çalışan bir sekreterim var, hepsi bu. Ayrıca bence bu ilginç bir çalışma biçimi, çünkü onlar benim çalışanlarım değil, hepsi kendi ofisleri olan mimarlar. Bu işbirlikleri aslında o kadar da yeni değil, örneğin Japonya’daki Expo Fuarı için pavyon tasarladığım zaman ilk defa bunu tecrübe etmiştim. Brezilya’da açılan yarışmaya göre mimar sadece projeyi tasarlayacaktı ve tüm detaylar ve inşa işleri Japonya’daki bir ofis tarafından yapılacaktı. Ben bu projede hiç tanımadığım 30 Japon mimarla çalıştım ve işin kötüsü dillerini bile bilmiyordum. Bu da gösteriyor ki, her ne kadar aksi sanılsa da, biz mimarlar olarak hep takım halinde ve farklı ekiplerle çalışıyoruz. Mühendisler, teknisyenler, uzmanlar… Hiçbir şeyi tek başımıza yapmıyoruz. Ama öte yandan da projenin sorumluluğunu kendi üzerime alıyorum. Ben bir öneri getiriyorum, onlar bunu geliştiriyorlar.

Devam | Continue…


29. 05. 2006 | Text | Print |
Tags:

METU University Campus Buildings, Guzelyurt

“Cyprus” may be one of the few words that we hear so much in the negotiation process between Turkey of European Union. Even though the island became one of the most important political disputes between EU, Turkey and Greece, life continues on both sides of the island. The northern Cyprus has been known to be famous with its casinos and a sleeping potential of tourism by the people living in Turkey. Usually Turkish people disapprove the local people of northern Cyprus of not developing a self relying economy on their own resources. However, Turkish Government still continues to support the northern Cyprus both politically and financially. Due to recent developments in the political agenda, a new kind of settlement has been formed in northern Cyprus: Today, northern Cyprus hosts five large universities, with a total student population climbing up to 30.000. While education becomes an industry for northern Cyprus, the last addition will be made by Middle East Technical University (METU), which is one of the largest and oldest universities in Turkey located in Ankara.

After finishing the master plan of the new campus in Guzelyurt district of Nothern Cyprus, the Urban Planning Department of Architecture School in METU organized a national one phase architectural competition in 2003 to collect proposals for their administration, library and IT buildings. This complex, consisting three major functions thought to be the hearth of the campus as well, since they will draw most of the student and staff circulations in the campus. The location reserved for these buildings looking at the main square of the overall campus also enhances the demands for prestige that the administration is looking for. The competition requirements also demand the proposals to comply with the hot climate of the environment, with relatively low rise buildings having minimum vertical circulations and maximum outdoor usage. Also the long, extremely hot and humid summer season also forced the competitors to design the most energy efficient buildings with minimum construction and maintenance requirements. The relatively strong northern winds were also one of the major design inputs for the design teams.

The winning scheme for these tough conditions came from a young team of architects located in Istanbul. The founders of the TeCe Architects, Tulin Hadi and Cem Ilhan, together with Zeynep Atas, the project architect in this competition, came out with a smart idea of using the wind as a basic design element in their proposals. While most of the other proposals of the competition preferred to enclose and emphasize the pre-given main square and the promenade with their proposed buildings, TeCe Architects decided to design a large opening to the valley at north. This gave the promenade and the main square a direction which will attract the people under the large canopy and then distribute them to the surrounding library and IT buildings.
Another significant decision was to put a viewing deck at the northern border of the lot, which also transformed the overall square into a large balcony looking at the valley. The circulation areas are stacked on the southern parts of the buildings even though this might be considered as the front façade when the courtyard is taken into account. But this decision makes the building to profit from the passive climate controls and keeps the maintenance and operating costs to a minimum level.

The horizontal low rise building interiors are designed to have as much as interflowing multi-level spaces to overcome the monotony. The angular placement of the library also is a similar approach to create more dynamic outdoor spaces between buildings. It is apparent that the large canopy which separates the administration building and the IT building will be an attractive outdoor space for students and the staff.

The hard climate conditions and the financial limitations for construction and operation, forced competitors to come with modest solutions and TeCe Architects was successful to come out within these restraints with smart simple maneuvers.

Published in A10 Magazine, Issue 7, 2006


10. 01. 2006 | Architecture, Urban | Print |
Tags:

Rem Koolhaas ile söyleşi

Pelin Tan ile birlikte, 17 Nisan 2005 tarihinde, ARKIMEET konferasına konuşmacı olarak davet edilen Rem Koolhaas ile bir söyleşi gerçekleştirmiştik. Kültür politikaları, kimlik kurguları ve farklı sosyal/yerel paradigmaların mimarlık/sanat/kent ile ilişkisi hakkındaki bu söyleşide soruları daha çok Rem bize sordu ama yine de ilginç bir söyleşiydi.


Devam | Continue…


20. 04. 2005 | Text | Print |
Tags:

Zaha Hadid ile mimarlık üzerine…

 

 

Ömer Kanıpak: Her ne kadar işlerinizin Konstrüktivistler ve Süprematistlerden etkilendiği bilinse de konferansınızda anlattığınız projelerin bazılarına baktığımda, bir şekilde Sant’Elia’nın başını çektiği fütürizm akımı ile bir ilişki olduğunu sezdim. Siz de böyle bir ilişki kurabiliyor musunuz?

Zaha Hadid: Tam olarak kuramam.


Devam | Continue…


04. 02. 2005 | Text | Print |
Tags:

Page 4 of 512345

Meta

Search | Ara

    Archive | Arşiv