Page 1 of 212

Archiv der Kategorie ‘Architecture‘

 
 

Topçu Kışlası’nı diriltmek ne anlama geliyor?

“Bir iş, tamamlanacağı zamanı doldurana dek uzar”. Verimlilik tartışmalarının bu ünlü deyişi, bürokrasi ve şirketlerdeki verimlilik üzerinde pek çok kitabı olan C.Northcote Parkinson’un hicivlerle dolu ünlü kitabı Parkinson Kanunu’undan. Parkinson’un aynı kitabında fazla dikkat çekmemiş mimarlıkla ilgili bir bölüm de var.  Büyük şirketlerdeki verimsizlikleri ve bürokratik saçmalıkları incelerken Parkinson, şirketlerin kendilerine gösterişli müdürlük binaları yaptırdıktan kısa süre sonra güçlerini kaybettiklerini fark etmiş.  Sadece şirketler değil tarihte de pek çok önemli iktidarın en güçlü zamanlarında inşa ettirdikleri haşmetli yapılar da bu iktidarların zayıfladıkların dönemin işaretleri olmuş. Örneğin, Paris’ten Versailles’e taşınan 14.Louis, inşa ettirdiği devasa sarayda hükümdarlığının en iyi yıllarını geçirmedi ve zamanla politik gücünü kaybetti. İngiliz Kralı 5.George Hindistan sömürgesinde yepyeni bir kent kurma emrini verip inanılmaz miktarda para harcadıktan ve ülkenin yeni başkenti olarak Yeni Delhi’yi ilan ettikten sadece 16 yıl sonra Hindistan bağımsızlığını ilan etti.  1950’de Irak kralı 2.Faysal yeni Bağdat’ı kurmak için Wright’tan Le Corbusier’e dek dönemin en ünlü mimarları ile çalışmaya başladıktan çok kısa süre sonra ailesi ile birlikte katledildi. Daha geçtiğimiz sene devrilen Kaddafi bile benzer bir akıbeti yaşadı; mimar Tabanlıoğlu’na tüm Afrika ülkelerinin liderlerini ağırlayacak ihtişamlı bir kongre binası yaptırdı ancak bunun saadetini süremedi, sonu malum.

Parkinson’un analizlerine göre büyük şirketler de benzer kaderleri paylaşıyordu. Ona göre bir kurum veya kişi gösterişli bir yapı yapmak için esas işinden zaman bulup meşgul olabiliyorsa bir şeyler ya ters gitmiştir ya da gidecektir. Amerika’nın medya devlerinden CBS New York’taki yeni genel müdürlük binasını ünlü mimar Eero Saarinen’e tasarlattıktan sonra ne yazık ki uzun süre bu yapıda huzurlu bir ömrü olmadı ve rakiplerinin gerisinde kaldı. Benzer şekilde ilk trans okyanus uçuşlarını gerçekleştiren efsanevi havayolu şirketi PanAm, gücünün doruğunda iken New York’ta inşa ettirdiği yeni gökdelenine 1963’te taşındıktan yaklaşık 10 sene sonra petrol krizi ile birlikte inişe geçti ve bundan 20 sene sonra da iflas etti.


Devam | Continue


17. 03. 2012 | Architecture, Urban | Print |

Çağdaş (!) Kervansaray *

İstanbul’un en eski otellerinden biri olan Divan Oteli geçtiğimizgünlerde yenilenerek açıldı. Gazetelerin magazin eklerinde sözü edilse de mimarlık yayınlarının pek ilgisini çekmedi bu açılış. 1950’lerde İstanbul entellektüellerinin ve sosyetesinin uğrak noktası haline gelen Divan Oteli’nin toplumsal hafızadaki yeri, mekansal özelliklerinden daha önemlidir aslında. Otelin, özellikle de barı ve pastanesinin yarım asırda yarattığı etki hala anılmasına rağmen bu ortamı doğuran mekanlar hep değiştiler.

1950’lerde Vehbi Koç’un kısa süreli konaklama ihtiyaçları için basit bir misafirhane niyeti ile inşa etmek istediği bina, biraz da devletin ihtiyaçları için otele dönüştürülerek açıldı. Tasarımını dönemin önemli mimarlarından olan Rükneddin Güney’in yaptığı Divan Oteli, hemen bitişiğindeki Ünver Oteli’nin formuna uymak zorunda kalındığı için, mimari açıdan çok da kayda değer bir yapı olamadı. Güney, oteli Henri Prost’un planındaki Harbiye’ye dek uzanan arkadlı yapı tipolojisine uydurmuş ve pastanesinina açık mekanı bu arkadın altına yerleştirmişti. Binanın sonraki dönüşümlerinde ise bu arkadın bina içine katıldığı ve bu sıradaki tipolojinin bozulduğu görülür.


Devam | Continue


16. 10. 2011 | Architecture, Text | Print |
Tags:

Dostlar yarışmada görsün

2004 yılında İstanbul Belediye başkanı olarak seçilen Kadir Topbaş’ın mimar olması özellikle meslektaşları arasında kent için bazı şeylerin düzelebileceğine dair ümitler doğurmuştu. Topbaş’ın yönetimi ile kentteki büyük projelerin mimari ve kentsel tasarımı konusunda daha nitelikli çözümler geliştirileceği ve bunlar için yarışmalar açacağı bekleniyordu. Ancak Ankara’nın gölgesinden bir türlü kurtulamayan İstanbul’da, mimar ve plancıların büyük kesimi artık Topbaş’tan yana pek de ümitli değil.

Topbaş yönetiminin kurduğu İMP ile en azından bazı büyük projeleri yarışma yolu ile elde etmeye çalışması başta bir iyi niyet çabası olarak takdir gördü. Her ne kadar 15 milyonluk bir kentin kamusal mekanlarının üretiminde çok daha fazla projenin yarışma yolu ile elde edilmesi gerekse de, mimarlar buna da şükür dediler.

Ne var ki, Kadir Topbaş’ın yönetiminde açılan yarışmaların hiç birisinin bugüne kadar uygulanmamış ve çoğunun rafa kalkmış olması da işin başka bir boyutu. Yüzlerce mimarın, plancının, diğer mesleklerden bilim insanlarının binlerce saat emek verdiği bu çabaların hayata geçirilememesi ve Istanbul Metropoliten Planlama Merkezi’nin neredeyse bir proje mezarlığına dönmesi Topbaş yönetimine getirilen en sert eleştirilerden biri.

En son skandal ise Yenikapı’da yapılması planlanan transfer merkezi ve Arkeopark projesi için Kadir Topbaş’ın basın toplantısı ile duyurduğu yarışmanın bir hafta sonra durdurulması oldu. 8 Temmuz’da bir aylığına sürecin erteleneceği belirtilen ve dünyaca ünlü mimarların jürisinde olan yarışma hala açılmış  değil ve herhangi bir açıklama da bugüne dek yapılmadı. Basın toplantısı ile Topbaş’ın bizzat ilan ettiği bu yarışmanın Ankara’nın baskısı ile durdurulduğu söylentiler arasında.

Öte yandan en az Yenikapı kadar büyük pek çok projenin yarışma yapılmadan ihaleler ile projelendirilmesi de konunun eleştirilen başka bir boyutu. Lütfi Kırdar Kongre Sarayı’nın genişletilmesi, Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu, Unkapanı-Şişhane metro köprüsü, pek çok kültür merkezi gibi kentin çok önemli yerlerindeki projelerin özellikle Kadir Topbaş’ın yakın arkadaşları olduğu iddia edilen bazı mimarlarca yapılması da eleştirilere konu oluyor.  Öyle ki, bu sekiz seneye yakın geçmişe bakıldığında Topbaş’ın aslında gerçekleştirilmeyecek projeler için yarışmalar açtığı ve uygulanacak projeler için de ihale yöntemini benimsediği iddia ediliyor.


Devam | Continue


26. 09. 2011 | Architecture, Text, Urban | Print |
Tags:

İyi tasarlanmış bir ‘yer’ *

Vehbi Koç Vakfı Kültür ve Sosyal Yaşam Merkezi - Gölcük

Vehbi Koç Vakfı Kültür ve Sosyal Yaşam Merkezi - Gölcük (Fotoğraf: Murat Germen)

Bazı binalar, nedenlerini açıklayamasanız da size kendinizi iyi hissettirir; orada bulunduğunuzda tarif edemediğiniz bir rahatlığa kapılırsınız. Sadece mimari jargonla ve akademik terimlerle ifade edilemeyecek bir beceriyle çizilmiş bu yapıların tasarımında analitik yeteneklerin yanı sıra içgüdülerin de rol aldığını görürüz. Çoğu kez İskandinav mimarlar bu tip ‘yerler’ yaratmayı iyi becerirler. Elbette, tarifsiz güzellikteki doğal çevrelerinin de bu beceriye katkısı olduğunu kabullenmek lazım. Bu tip yapıların hayranlık uyandırıcı fotoğraflarını çekmek de zordur. Bir iki bakış açısına sıkışıp kalmış radikal, alışılmadık formlardan ziyade heyecan verici veya huzurlu bir atmosfer yarattıkları için mimarlık fotoğrafçıları bu yapıları bir kaç karede anlatmaya çalışırken zorlanırlar. ‘Seksi’ fotoğraflar sunamadıkları için genellikle bu tür yapılar mimarlık medyasında da hemen itibar görmezler. Ancak yaratılan ‘yer’in kalitesi yıllandıkça anlaşılır ve belki o zaman hak ettiği ilgiyi geç de olsa görmeye başlarlar. Bu nitelikteki mimari ürünlerde yapının kendisinden çok yaratılan ‘yer’ ve ‘ortam’ .


Devam | Continue


07. 08. 2011 | Architecture, Text | Print |
Tags:

Trump Tower İstanbul *

Trump Tower, Istanbul

Fotoğraf: Cemal Emden

Ortasından geçen devasa viyadüğün ikiye ayırdığı Mecidiyeköy, 1950’lerden itibaren apartmanların ofislere dönüştürülmesinden sonra yeni bir değişime daha gebe. Bu sefer yükselen emlak değerlerinin zorunlu kıldığı biraz da yıpranmış yapıların deprem tehlikesiyle yenilenme bahanesi ile bu aks üzerindeki yapılar, birleşerek daha iri kütleli ofis ve konut bloklarına dönüşecek. Maksimum döşeme alanı yaratmak üzere kurulu imar kurallarımızın bir sonucu olarak araları daha seyrek olsa bile bu aksın iki yanında çok daha yüksek binalar görmeye başlayacağız. Bu dönüşümün hem iyi hem de kötü etkileri olacak: aksın önünde ve arkasındaki yapıların gün ışığı azalacak. Öte yandan zemin kotunda yürünecek doğru dürüst bir kaldırımı bile olmayan neredeyse Manhattan kadar yoğun Mecidiyeköy için yayalara daha geniş ve en önemlisi planlamış düzenli alanlar açılacak. Ancak bölgenin dinamik, hetorejen sosyal ve ekonomik yapısı da daha sıradan ve sıkıcı bir iş merkezine doğru evrilecek.


Devam | Continue


26. 06. 2011 | Architecture, Text | Print |
Tags:

Klişeleri değiştiren okul *

TÇMB Lisesi

Fotoğraf: Ömer Kanıpak

İstanbul Ataşehir’deki geleceğin finans merkezinin tam ortasında sıradışı bir lise binası olduğunu pek az kişi bilir. Arazinin içinde neredeyse yok olması için tasarlanmış bu özel yapı aynı anda iki üç klişeyi birden yıkan, Ataşehir’in yüksek blokları arasında huzurlu bir vaha ortamı yaratmış, özel bir mimarlık eseri aslında.

Bilindiği gibi Türkiye’de kamu yapılarının mimarisinde tip proje uygulaması sürdürülüyor. AKP hükümeti iktidarından sonra ise, Milli Eğitim Bakanlığı 2005 yılından beri tip okul projelerine yeni kriterler getirdi. Bakanlık okulların ‘milli ve geleneksel mimari(!)’ öğelerini taşıması gerektiğini, bundan sonra yapılacak binaların ‘Selçuklu’ veya ‘Osmanlı’ tarzında yapılması koşulunu öne sürdü. Şimdi her yerde simetrik bir cephe içinde taklit kemerler, taç kapılar, işlevsiz kulelerle donatılmış anıtsal olmaya çalışan gösterişli tuhaf okul binaları görmeye başladık. Bu okullarda kullanılan tarihi referanslı mimari öğelerin üstünkörü bir şekilde bir araya getirilmesi yüzünden gibi kimi yerlerde halk, okulları camiye bile benzetip tepki gösterdi. Özel kişi ve kurumların yaptırdığı okullar neyse ki buna uymak zorunda değil. Elbette kolaya kaçan, tip projeyi kolunun altına alıp müteahhit firmaya gidebiliyor. Ancak Mimari kültüre önem veren kurumlar neyse ki bu taklit yapay gösterişe prim vermiyor.


Devam | Continue


19. 06. 2011 | Architecture, Text | Print |
Tags:

Murat Tabanlıoğlu ile söyleşi *

Son yıllarda çok sayıda ödül aldınız ve en son RIBA’nın en prestijli ödüllerinden birini kazandınız. Mimarlık ödülleri hakkınde ne düşünüyorsunuz?

Son zamanlarda bir ödül furyası var. Bunların bir kısmı ticari gayrimenkul ödülleri. Daha çok işverenler meraklı bunlara ama mimari açıdan çok da önemli ödüller değil bizim için. Mimari anlamda elbette Pritzker ödülü, Mies ödülleri, Ağa Han ödülleri çok daha önemli bizce. Son yıllarda parlamaya başlayan Barcelona’da düzenlenen WAF (Dünya Mimarlık Festivali) ödülleri de önemli bence.

Yeni kazandığımız bu RIBA ödülünü de önemsiyorum çünkü Londra’nın tasarım açısından coğrafi bir önemi var benim için, sıfır noktası gibi bir şey. RIBA da dünyanın en eski mimarlık kurumu zaten. Bizimle birlikte ödül alan mimarlar kadar tanınmış olmasak da birlikte ödüllendirilmek önemli elbette.

Levent Loft, Levent Bahçe, Sapphire gibi konut projelerinin arka arkaya inşa edilebiliyor olması, varlıklı kesimin artık kentin dışındaki sitelerden merkeze geri dönüşlerinin bir göstergesi mi?

Levent Loft ve Bahçe aslında Sapphire’den biraz farklıdır. Daha çok çocuksuz çiftlerin, yalnız yaşayanların ömür boyu değil ama bir kaç sene yaşamak isteyebilecekleri bir yaşam şekline göre tasarlandı. Bu nedenle kendi içinde anlaşabilen, kimi zaman iş hayatında da görüşen kişiler tarafından satın alınıyor ve bu yüzden sıkı bir komşuluk ilişkisi de oluştu. Sapphire ise daha yerleşik olmak isteyen ailelere veya bireylere göre tasarlandı. Ancak dediğinize katılıyorum: bu tip konutların talep edilmesi kentin kenarlarındaki güvenlikli sitelerden kent merkezine doğru bir dönüşün başladığının işareti olabilir. Elbette burası tam Nişantaşı, Bağdat caddesi gibi değil. Buranın en büyük eksikliği Büyükdere caddesinin planlanmamış olması ve bu plansızlık biz mimarları da oldukça zorluyor. Buranın toparlanabilmesi için öncelikle bu yapıların arkasından geçecek yeni bir bulvarın açılması lazım. İkinci olarak da kimi yerlerde Büyükdere caddesinin yer altına alınması ve üst kotların yayalara terk edilmesi gerekecek. Elbette bu düzenlemeler trafiğe yine bir çözüm olmayacaktır.


Devam | Continue


07. 06. 2011 | Architecture, Text | Print |
Tags: ,

“Çirkinliğe” övgü *

Odakule

Fotoğraf: Ömer Kanıpak

Bu zor bir yazı olacak. Çünkü kanımca büyük bir çoğunluğun çirkin bulduğu bir binayı mimari açıdan savunacağım. İstiklal Caddesi üzerinde bir röper oluşturmuş, yüksekliği ile tepki çeken, kimilerince de oldukça sevimsiz bulunan, yine de altından geçerken oluşturduğu korunaklı geçişe minnettar kaldığımız Odakule’nin mimari açıdan neden önemli olduğunu ve bugün bile bize neler söyleyebildiğine dikkat çekmek istiyorum.

Bu arsa üzerinde yer alan Bon Marche mağazasının yerine inşa edilen Karlman Pasajı varlık vergisi yüzünden 1940’larda kapandıktan sonra burayı satın alan İstanbul Sanayi Odası tarafından 1970’lerde yeniden projelendirildi. Mimar Kaya Tecimen ve yardımcısı Ali Kemal Taner tarafından tasarlanan yapı 1976 yılında Odakule adı ile açıldı. Postmodernizmin sembollerle dolu dalgasının henüz görünürde olmadığı, ancak katılaşmış modernist mimarinin de geride bırakıldığı bir dönemde inşa edilen Odakule; teknoloji, malzeme ve tektonik dertlerle meşgul olmak dışında başka bir alt metin üretmekten uzak duran, 60 ve 70’lerin naiflik derecesinde saf ve samimi küresel mimarlık ortamının, Türkiye’deki belki de en güzel bir kaç yansımasından biridir.


Devam | Continue


15. 05. 2011 | Architecture, Text | Print |
Tags:

Faili meçhul alışveriş merkezi *

Demirören AVM

İstiklal Caddesi’deki Demirören alışveriş merkezi Perşembe günü apar topar açıldı. Aslında açıldı demek yanlış olur. Son iki katı hala inşaat halinde olan binanın içi de neredeyse bir şantiye. Asansör montajları bitmemiş, yürüyen merdivenlerin ayarları yapılmakta, pek çok mağaza ise boş; açık olanlar da inşaat tozlarını temizlemekle uğraşıyorlar. Firavun mezarlarını aratan bir koridordan ulaşabildiğiniz tuvaletler bile bitmemiş.Aceleden tabelası bile eğri asılan binanın bu acemi açılış hikayesini işletme uzmanları daha iyi analiz ederler herhalde. Ancak kanaatimce ileride işletme açısından da büyük sıkıntılar çıkabilir çünkü iç mekanlar ve özellikle food court hiç de cazip görünmüyor.

Hatırlarsanız binanın mimarisi Türkiye’nin en rafine mimarlarından biri olan Han Tümertekin’e teslim edilmişti. Ama inşaat sürecinde mimarın kontrolü dışına çıkılarak tasarıma müdaheleler başlamış, inşaat sırasında yandaki parseller de satın alınarak projeye eklenmişti. Bunun üstüne Tümertekin’in önerdiği cepheye koruma kurulu üyeleri de müdahele edip “tarihi dokuya daha uygun(!)” bir cephe isteyince anlaşılan ipler koptu ve Tümertekin müelliflikten çekildi. Şimdi bu komik köşe balkonları, mini kubbeli cumbaları, eski binadan miras işe yaramaz ince balkonu ve “modern bir şeyler de olsun” diye ortaya yerleştirilmiş anlamsız cam cephesi ile açılan bu binanın müellifi belirsiz. Tarihi dokuya uyumlu olmalı diye direten kurul üyeleri mutlu mudur bilemem ama sayelerinde baktıkça mimarisi ile alay edilecek bir bina daha İstanbul’a eklenmiş oldu. Açıkçası bu yapı, muhafazakarlığın yükselişte olduğu, Yeni Osmanlı düzenine özenen bir siyaset ortamında tarih soslu herşeyin cazip geldiği bir dönemde toplumsal değişimin mimariye yansımış anıtı olarak da görülebilir.


Devam | Continue


20. 04. 2011 | Architecture, Text | Print |
Tags:

Apartman ciddi iştir *

Beğensek de beğenmesek de bundan yıllar sonra yazılacak metinlerde Türkiye’nin sivil mimarlık tarihini apartmanlar oluşturacak ve hatta belki geleneksel Türk mimarisi diye anılacak bu yapılar. Buna rağmen hemen hemen hiç bir mimarlık okulunda apartman tasarımı ciddiye alınmaz. Yap-sat usülü ile veya kat karşılığı çalışan müteahitlerin ellerindeki şablon projeleri istedikleri parsele çekiştirerek uydurabildikleri bir ortamda mimarlar yenilgiyi erken kabul etmişlerdir. O yüzden kültür merkezleri, devasa kütüphaneler, opera binaları, spor tesisleri gibi komplike yapıları tasarlamayı öğrenerek mezun olan binlerce mimar neredeyse hayatları boyunca uğraşabilecekleri tek konu olan apartmanlarla ancak gerçek piyasa şartlarına çıkınca muhatap olurlar. Şablon projeler, alıştıkları gibi bir projeye onay verme rahatlığı yüzünden belediyeler tarafından da benimsenir. Mal sahiplerine ise belki sadece banyodaki fayansları veya mutfak dolaplarını seçme özgürlüğü bırakılır. Bu nedenle Mersin’de ya da Rize’de, Urfa’da ya da İzmir’de aynı apartmanları görürüz. Calvino’nun Görünmez Kentler adlı kitabındaki Marco Polo, Kubilay Han’a Türkiye’yi anlatsa çok zorlanmazdı: “Bu ülkenin tüm kentleri dar koridora dizili oransız odaları, şekilsiz salonları, sonradan kapatılacak balkonları, plastik pencerelerle delinmiş sıkıcı cepheleri, karanlık merdivenleri ve kiremit kaplı kırma çatıları ile birbirinin aynısı binalarla kaplanmıştır.”


Devam | Continue


17. 04. 2011 | Architecture, Text | Print |

Page 1 of 212

Meta

Search | Ara

    Archive | Arşiv