Page 2 of 212

Archiv der Kategorie ‘Architecture‘

 
 

Olması gerektiği gibi bir yenileme *

SALT Beyoğlu

Fotoğraf: Cemal Emden

İstiklal Caddesi üzerinde 1850’lerde ticaret ve konut işlevli olarak inşa edilmiş Siniossoglou apartmanının zemin katı geçtiğimiz yıllarda Garanti Platform olarak caddedeki önemli bir etkinlik alanı olarak işlev görüyordu. Garanti’ye ait Garanti Galeri, Garanti Platform ve Karaköy’deki Osmanlı Bankası Müzesi’nin tek bir kurumsal yapı altında SALT adı altında birleşmesi ile başlayan dönüşümün mekansal yansımaları da ilk kez bu yapıda gün yüzüne çıktı.

Mimarlar Tasarım’ın başında olan Han Tümertekin tarafından dönüştürülen SALT Beyoğlu yapısı tipik Beyoğlu apartmanlarının özelliklerini gösteriyor. Yapı, iki sokak arasında uzanan, düzgün bir geometrisi olmayan parsele yerleşmiş, dar ve simetrik ön cephesinin arkasında oldukça geniş ve asimetrik bir plana sahip, esas girişi arkadaki küçük meydancıkta olan tipik 19.yy Beyoğlu apartmanlarından biri. Tümertekin SALT’ın sergi, etkinlik, ofis, mağaza, kafe gibi mekansal ihtiyaçlarını kendine özgü sağduyulu ve sakin yaklaşımı ile abartısız, gösterişten uzak bir şekilde bu tarihi yapıda örgütlemiş.


Devam | Continue


10. 04. 2011 | Architecture, Text | Print |
Tags:

Çirkin dev *

Adalet Sarayı

“Avrupa’nın en büyük adliyesi” denen Çağlayan adliyesinin tam da adalet sisteminin didiklendiği bugünlerde açılıyor olması ne kadar ilginç bir durum. Üstüne üstlük bu yapıya ek olarak bu sefer “dünyanın en büyüğü” denen Kartal adalet sarayı da Anadolu yakasında tamamlanmak üzere. Geçtiğimiz senelerde açılan Bakırköy adliyesi de oldukça iri bir mahkeme binası. Bir de bunlara Silivri’de Ergenekon duruşmaları için apar topar yapılan ilkel salonları da ekleyelim. Aslında adalet mekanları açısından oldukça zengin sayılır İstanbul. Ancak dünyanın en büyük adliye binalarını yapmış olmamıza rağmen yine de yetmiyor! 5 Ocak’ta Habertürk’teki haberden, Beşiktaş’ta bunca yıldır gecekondu gibi derme çatma binada çalışan İstanbul Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri başkanlarının, Çağlayan’daki yeni adliye binasının kendileri için uygun olmadığını bildirdiklerini, bunun üzerine Başbakan’ın talimatı ile Yenibosna’da yeni bir bina yapılmasına karar verildiğini öğreniyoruz. Öte yandan, İstanbul Barosu’nun geçtiğimiz yıl 26.000 üyesi ile New York’u sollayarak dünyanın en kalabalık barosu olduğunu da hatırlayalım.


Devam | Continue


13. 03. 2011 | Architecture, Text | Print |
Tags:

Sapphire Istanbul *

 

sapphire istanbul

Fotoğraf: Murat Germen

New York’taki Chrysler Binası 1920’lerin sonunda inşa edilirken, 40 Wall Street olarak anılan gökdelen de aynı zamanda yükseliyordu. Dünyanın en yükseğini yaratma yarışı o günlerde başlamıştı denebilir. İki rakip bina, “en yükek” ünvanını alabilmek için görülmemiş taktiklerle yarışırken 40 Wall Street’in sahipleri inşaat aşamasında bile ek kat izinleri almayı becermişlerdi. Buna rağmen, Chyrsler’in sahipleri ve mimarları kurnaz bir manevrayla inşaat iskeleleri içinde gizlice inşa ettikleri 38m yüksekliğindeki paslanmaz çelik kuleyi son dakikada ortaya çıkartıp 90 dakika içinde son kata eklediklerinde, 40 Wall Street binası yarışı kaybetti. Her ne kadar iskan edilebilir son katın bina yüksekliği olarak öçülmesi gerektiğini belirtip itiraz edilse de, Chyrsler binası, bir yıldan az bir süre için bu ünvanını korudu. O günden bugüne dek en yüksek bina yarışı hız kesmeden devam etmekte ve bina yükseklikleri verilirken de anten yükeksikliği ve son kat yüksekliği ayrı olarak belirtilmekte.

Tabanlıoğlu Mimarlık tarafından tasarlanan İstanbul Sapphire gökdeleni sadece İstanbul’un değil, Avrupa’nın da şu anda en yüksek gökdeleni ünvanına sahip. Yerden 236 metre yüksekliklte herkesin erişebileceği bir seyir terası planlanmış. Boğaz köprülerinin İstanbul’a belki de en büyük faydası, İstanbulun büyük bir kısmını bir bütün olarak uzaktan görmemizi sağlamak olmuştur. Aynı şekilde İstanbul Sapphire’in de yüksekliği ile İstanbul’u algılamamıza ve anlamıza katkısı büyük olacaktır. Kuzeydeki ormanlardan Adalara dek çok geniş bir coğrafyayı bir noktadan görebilmek çok heyecan verici. Bü yüzden bina sahiplerinin en üst katı herkesin erişimine açma kararları takdir edilmesi gerekir.


Devam | Continue


06. 03. 2011 | Architecture, Text | Print |
Tags:

Mimarlığın kutsallıkla mücadelesi *

AKM

Tabanlıoğlu Mimarlık

“Atatürk Kültür Merkezi (AKM) için gerçekleştirilecek yenileme projesinden vazgeçildi. Yenileme projesi yerine binaya ‘basit onarım’ yapılacak.” Bu, yaklaşık olarak dört yıldır gündemden düşmeyen ve artık bizi hiç de şaşırtmayan AKM ile ilgili haberlerden sonuncusu. Radikal’de Cem Erciyes’in geçtiğimiz günlerde köşesinde hatırlattığı gibi, bir takım olaylardan sonra AKM tadil edilerek kapılarını gelecek senenin ortalarında açacak.

1930′larda “İstanbul kültür sarayı” fikrinin doğmasından itibaren farklı mimarların dahil olduğu, bir türlü bitirilemeyen, bittikten sonra yanan, yeniden yapılan, ismi değişen, sonra da ihmal edilen bu bina, bugünlerde tartıştığımız sadece yıkılma ve onarılma safhası ile değil, yapılış safhaları ile de modernleşme ve demokratikleşme serüvenini ani şoklarla yaşayan bir ülkenin sanata, kültüre ve özellikle de mimarlık kültürüne bakışını anlamak için çok önemli bir hatıra deposuna, bir nevi sosyolojik aynaya dönüşmüş durumda. Yaratılışında bile sorunlar yumağı olan böyle bir merkezin yenilenmesi veya onarılması sırasında da böyle gürültü çıkarması doğal algılanmalı.

Peki bu süreçte hangi kurumsal ve bireysel aktörler rollerini nasıl oynadılar? Bunu biraz inceleyelim.


Devam | Continue


20. 11. 2010 | Architecture, Text | Print |
Tags:

Apartheid*

İMKAN MEKAN Apartman Projesi için Öneri

İstanbul’un en hızlı değişen bölgelerinden biri belki de Kızıltoprak, Bostancı ve E-5 arasında kalan bölgedir. Zamanında banliyö treni ve vapur hatları ile beslenmeye başladıktan sonra bu bölgedeki meyve bahçelerine inşa edilen köşklerin ve müstakil evlerin sayısında hızlı bir artış başladı. Orta ve üst sınıf İstanbulluların sayfiye bölgesi olarak kullanmaya başladığı bu alan daha ufak parsellere ayrılıp üzerilerinde apartmanlar yükselmeye başladıktan sonra daha da değerli hale geldi. Ayrık nizam imar koşulları ve nispeten korunmuş yeşil doku ve topoğrafyanın da sağladığı avantajlarla İstanbul’un en fazla rağbet gören konut alanlarından birisi bu bölge oldu. Bağdat Caddesi ekseni boyunca gelişen bu alandaki emlak değerleri sürekli yükseldi.

İmar planında radikal bir değişiklik olmasa da her 20-25 senede bir plana eklenen birkaç maddelik notlar bu bölgedeki dokuyu gözle görülür şekilde değişmesine neden oluyor. Bu bölgede yaşayan insanların ve onların çocukları yaklaşık 70 yıllık bir süre içinde köşk bahçelerinin parsellere bölünüp iki katlı kagir müstakil evlerin bölgeye yayılışına, ardından bu evlerin apartmanlara dönüştüğüne sonra da bu parsellerde yeni ve daha yüksek apartmanların inşaatlarına tanık oldu. Bu nedenle İstanbul’un en sık yenilenen yapı stoğunun bu bölgede olduğunu iddia etmek yanlış olmaz.

Plan notları en büyük tasarım araçlarından biridir aslında. Örneğin, zamanında pek çoğunda iki üç balkon bulunan bu apartmanların yeni inşa edilenlerinde hiç balkon bulunmaz. Buna karar verenler mimarlar değildir, çünkü bir tarihte imar planı notlarına bundan sonra balkonların emsalden sayılacağına dair bir not eklenivermiştir. Böylece son birkaç sene içinde inşa edilen apartmanlar Fransız Balkonu tabir edilen yere kadar inen camlarla ve önlerinde alüminyum korkuluklara sahiptir.

Bu notlardan bir tanesi çok ilginç sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Bu bölgede inşa edilen apartmanların bir kısmının zemin katlarının bomboş olduğu görülür. On, on iki katlı bu yapılar kolonlar üstünde yükselirken zemin katlarında duvarlar sadece merdiven ve asansörleri barındıran çekirdeği çevirir. Bunların ortaya çıkmasına yol açan plan notu, zemin katları iskan edilmeyen apartmanların fazladan inşaat emsaline sahip olmasını ifade ediyor. Üst katlardaki dairelerin zemin katlardakinden daha yüksek fiyata satılabileceğini bilen pek çok müteahhit ve ev sahibi doğal olarak zemin katları boş bırakmayı yeğlemiştir. Bugün söz konusu bölgede bu plan notuna göre inşa edilmiş yüzlerce apartman bulunmakta ve zemin katları hala kullanılmamaktadır. Deprem açısından zaten tavsiye edilmeyen bir tasarım olmasının yanı sıra, kentin en değerli bölgesindeki kullanışlı metrekarelerin bu şekilde israf edilmesi İstanbul’a özgü ilginç bir durum yaratmaktadır.

Her şeyden garip olanı ise, bu apartmanların pek çoğunda yerleşik bir şekilde görev yapan kapıcıların dairelerinin bodrum katlara sıkıştırılmış olmasıdır. Üstlerindeki zemin katlara ekleniverecek birkaç duvarla daha aydınlık ve yaşam koşulları daha sağlıklı dairelerde oturabilecekken, apartman görevlilerinin neredeyse hepsi rutubetli, dar pencereleri tavana yakın bu karanlık dairelerde yaşarlar.

Hiçbir şekilde kullanılmayan bu zemin katların değerlendirilebileceği bir sürü çözüm üretilebilir. Çocuklar için oyun alanı, daire sakinleri için toplanma mekanları, kermes alanı veya benzerleri akla ilk gelenler. Ancak bugüne dek bu apartmanlarda oturanların üret(e)memiş olduğu bir kullanım şeklini dışarıdan biri olarak önermek pek doğru gelmiyor. Demek ki bu boş zemin katları kimseyi rahatsız etmiyor, buraları kullanmayı kimse istemiyor.

İMKANMEKAN atölyesinde bu mekanlara yönelik suni bir ihtiyaç ve çözüm yaratmaktansa, zeminin hemen altında pek de iyi olmayan koşullarda yaşayan apartman görevlilerine dikkat çekmek, bunun için olabildiğince basit bir müdahale ile zeminin altında yaşayan bu ailelerin mekanlarını görünür hale getirmek ve bu saçmalığa dikkat çekmek projenin esas amacı. İlham aldığım sanatçı ise New York’ta neon renkli bantlarla kentin çeşitli parçalarına müdahalelerde bulunan Aakash Nihalani oldu.

*Apartheid: Afrikaans dilinde ayrılık anlamına gelen ve 1948-1994 yılları arasında Güney Afrika’da Ulusal Parti tarafından yasallaştırılan ve uygulanan ırksal ayrışmaya verilen isim. 1958 yılından itibaren yasalarla da desteklenen Apartheid sistemi, insanların derilerinin renklerine göre sınıflandırılmaları sonucu, beyaz azınlık dışında kalanların vatandaşlık hizmetlerinden daha az yararlanmaları, devletin sağladığı sağlık hizmetleri, eğitim vb.lerinden daha az yararlanmaları gibi ırkçılıklara zemin olmuştur. Güney Afrika’da apartheid’a karşı Anti-Apartheid Hareketi oluşturulmuş, Nelson Mandela iktidarıyla ırkçı-ayrımcı uygulamalar durdurulunca Apartheid’ın ortadan kalkmasıyla bu hareket te son bulmuştur.


09. 06. 2010 | Architecture, Video | Print |

METU University Campus Buildings, Guzelyurt

“Cyprus” may be one of the few words that we hear so much in the negotiation process between Turkey of European Union. Even though the island became one of the most important political disputes between EU, Turkey and Greece, life continues on both sides of the island. The northern Cyprus has been known to be famous with its casinos and a sleeping potential of tourism by the people living in Turkey. Usually Turkish people disapprove the local people of northern Cyprus of not developing a self relying economy on their own resources. However, Turkish Government still continues to support the northern Cyprus both politically and financially. Due to recent developments in the political agenda, a new kind of settlement has been formed in northern Cyprus: Today, northern Cyprus hosts five large universities, with a total student population climbing up to 30.000. While education becomes an industry for northern Cyprus, the last addition will be made by Middle East Technical University (METU), which is one of the largest and oldest universities in Turkey located in Ankara.

After finishing the master plan of the new campus in Guzelyurt district of Nothern Cyprus, the Urban Planning Department of Architecture School in METU organized a national one phase architectural competition in 2003 to collect proposals for their administration, library and IT buildings. This complex, consisting three major functions thought to be the hearth of the campus as well, since they will draw most of the student and staff circulations in the campus. The location reserved for these buildings looking at the main square of the overall campus also enhances the demands for prestige that the administration is looking for. The competition requirements also demand the proposals to comply with the hot climate of the environment, with relatively low rise buildings having minimum vertical circulations and maximum outdoor usage. Also the long, extremely hot and humid summer season also forced the competitors to design the most energy efficient buildings with minimum construction and maintenance requirements. The relatively strong northern winds were also one of the major design inputs for the design teams.

The winning scheme for these tough conditions came from a young team of architects located in Istanbul. The founders of the TeCe Architects, Tulin Hadi and Cem Ilhan, together with Zeynep Atas, the project architect in this competition, came out with a smart idea of using the wind as a basic design element in their proposals. While most of the other proposals of the competition preferred to enclose and emphasize the pre-given main square and the promenade with their proposed buildings, TeCe Architects decided to design a large opening to the valley at north. This gave the promenade and the main square a direction which will attract the people under the large canopy and then distribute them to the surrounding library and IT buildings.
Another significant decision was to put a viewing deck at the northern border of the lot, which also transformed the overall square into a large balcony looking at the valley. The circulation areas are stacked on the southern parts of the buildings even though this might be considered as the front façade when the courtyard is taken into account. But this decision makes the building to profit from the passive climate controls and keeps the maintenance and operating costs to a minimum level.

The horizontal low rise building interiors are designed to have as much as interflowing multi-level spaces to overcome the monotony. The angular placement of the library also is a similar approach to create more dynamic outdoor spaces between buildings. It is apparent that the large canopy which separates the administration building and the IT building will be an attractive outdoor space for students and the staff.

The hard climate conditions and the financial limitations for construction and operation, forced competitors to come with modest solutions and TeCe Architects was successful to come out within these restraints with smart simple maneuvers.

Published in A10 Magazine, Issue 7, 2006


10. 01. 2006 | Architecture, Urban | Print |
Tags:

And the award goes to…

Last November, Han Tumertekin’s elegant but exceptionally simple design for a small summerhouse in Turkey with a total area of 150m2 had shared 500.000 USD award together with other six projects from all over the world. One of the other recipients was the world’s second highest building, the Petronas Towers of Cesar Pelli. What kind of an architectural award this might be, which can honor a tiny summerhouse with one of the biggest buildings in the world?

Aga Khan, a true lover of architecture, presented his own foundations’ architectural awards to seven projects in a spectacular ceremony organized in Delhi, India in November 2004. The Aga Khan Awards for Architecture aim to develop the quality of physical environment in Muslim societies by means of improved architectural culture. As a selection criterion, the architect may belong to any community or religion the building has to be located in a Muslim country to be eligible. Europe may be unaware of this man’s love for architecture. His presence in North America is more visible than in Europe since he is one of the foremost supporters of academic programs in Massachusetts Institute of Technology and Harvard University. However the foundation’s headquarters is located in Switzerland. Put aside this ironic fact, it is also still a question in mind, whether the 27 years old award program had been well recognized even in Muslim countries. Some critics in Turkey believe that Aga Khan Awards are insignificant tributes distributed to architects in Muslim societies, which are usually unable to show their architectural skills in the global scale media. Actually, the overall collection of the Aga Khan Award recipients finds little space in the critical history of architecture. However this result might easily be connected to the media billowed atmosphere of the Western architectural criticism, which is often accused of being closed to the idea of the “other”. On the other hand, this award program’s weakest point is its religious preferences which are becoming more and more insignificant in the global art and architectural criticism. Also it is always a question in mind whether this elaborately crafted award system for architecture is really acting as a generator in Muslim societies to develop awareness for their own architectural culture and maintain self-improvement systems which can compete with the contemporary architectural production supported by European and American media tools.

In order to triumph over Aga Khan’s deep-rooted award program, Holcim Foundation for Sustainable Construction, decided to put 2 million USD award for Sustainable Architecture examples in September 2004, just two months before its rival’s award ceremony. This is the largest amount of money prize reserved for the celebration of architectural production so far. Even tough sustainability is a vague term, the aim of this program is similar. However Holcim Award covers the overall globe rather than focusing on specific communities, which is the weak belly of the Aga Khan award.

Similar to these two awards, European Union Architecture Awards (Mies van der Rohe Award) bases its award system on the finished works rather than the architects themselves. Its “emerging architect special mention” is remarkable for fostering new names to appear however the award recipient buildings mostly belong to those important key architects.

On the other hand, there are several awards that are still being marketed as the most prestigious architectural awards in the world. The Pritzker Prize, with the Hyatt Foundation behind, is still being counted as the most important award an architect may receive. The Pritzker family chose architecture as a field because of their enthusiastic concern in buildings due to their association in developing the Hyatt Hotels. However another irony lies here, since Hyatt Hotels may hardly be counted as loyal clients for contemporary architectural production. One can easily claim that the Hyatt Foundation utilizes the star architect mechanism to undercover the existing architecturally insignificant building stock.

Another similar award is being presented from Japan, the Praemium Imperiale award. This time a non-profit art association is awarding the star architect together with the key figures of other art branches such as music, sculpture or painting. These two awards are presented not for particular buildings, but to individuals for their excellence and personal achievements in profession, which form the constellations of our architectural community.

The award programs in architecture may vary and proliferate more in next years. However the question hangs whether they help to maintain a link with the architectural community and the rest of the world. Can we believe that all these awards bestowed to architects and buildings enhance the public belief for the value of “good” architecture? Or, do they secure the inaccessible aura of the architects and make the architectural profession as an inconceivable area?

Published in A10 Magazine, Issue 3,  2005


29. 01. 2005 | Architecture, Text | Print |
Tags:

Topkapı Sarayı Has Odalılar ve Hazine-I Hümayun Koğuşları Restorasyonu ve Sergileme Elemanları Tasarımı

Proje Müellifi: Ayşe Orbay
Yardımcı Mimarlar:Ömer Kanıpak, Eda Aşçıoğlu, Huriye Gürdallı
İşveren: Türkiye İş Bankası
Adres: Topkapı Sarayı Müzesi, İstanbul
Proje Tarihi: 2000
Yapım Tarihi: 2000
Kapalı Alan: 830 m2
Hakkındaki Yazılar: Topkapı Sarayı Müzesi Hazine ve Hırka-i Saadet Koğuşları Düzenlemesi (Arredamento Mimarlık, 10/2000)


12. 01. 2000 | Architecture | Print |

EKB Endüstriyel Koruyucu Boyalar Üretim Tesisi

Fabrika tipolojisinin modernist akımlar içindeki önemi düşünüldüğünde 20. yüzyılın sonunda yapılan bir fabrika tasarımının bile mimari modernizm ile hesaplaşmasının şart olduğu ortaya çıkıyor.  Ancak, sorunu mimarlık ve işlevsellik arasındaki ilişki sorununa indirgemenin tehlikelerinin de farkında olmak gerek.  Bunun için, mimarlık tarihi disiplinin ‘İşlevsellik’ adı altında modernizm üzerine yazdığı senaryoları bir kez daha- bu kez daha kuşkucu bir gözle- elden geçirmek yararlı olacaktır.  Bu senaryolarda işlevin en fazla bir metafor olduğu gerçeği artık kimseyi şaşırtmamalı.  Öte yandan şu gerçek de gözden kaçırılmamalı; endüstriyel yapılar, kapitalist düzen ortaya çıkalı beri toplumu yönlendiren ekonomik güçlerin mimarlıkla karşı karşıya geldiği mekanlar olmaları açısından büyük önem taşıyorlar.  Günümüzde egemen olan ise, mimarlık mesleğinin hızına yetişmekte zorlandığı bir ‘pragmatizm’ ve bu pragmatizmin doğurduğu normatif   Bu pragmatizm karşısında nasıl bir tutum alınacağı, bir mimarın endüstriyel bir yapı tasarlarken karşılaştığı en önemli sorun.

Yüksek teknolojiyle endüstriyel boya üretimi yapan bir firma için üretim tesisi tasarlamamız istendiğinde, bir yandan malsahibinin istekleri diğer yandan ise binanın bulunduğu alanın yapılaşma şartları, boyutları belli iki prizmatik kütleyle çalışmayı zorunlu kılıyordu.  Türkiye’nin neredeyse bütün endüstriyel bölgelerinde hızla – ve çoğu kez mimar olmaksızın- ortaya çıkan sayısız kırma çatılı prizmatik kütlenin aynı şartlar altında ortaya çıktığı ilk gözlemlerimizdendi.  Dolayısıyla birçok endüstriyel binanın çeperinin, sözkonusu iki gücün uzlaşması sonucu oluşturulmuş bir sınır olarak tanımlanabileceği sonucuna vardık.  Bizim tutumumuz ise, bu sınırı değiştirmeye çalışmak yerine sabit tutmak oldu.  Bu projede bizim mimar olarak en önemli katkımız, bize tanınan sınırları aşmadan normatif prizmatik kütlenin mekansal yoksulluğunu aşan bir iç topografya oluşturmak oldu.  Bu amaçla, normatif endüstriyel binalarin neredeyse tümünde görülen kırma çatı çözümünü tersine çevirdik.  Tasarladığımız ‘ters’kırma çatı, bir yandan tüm kompleksi birarada tutan bir yüzey görevi görürken öte yandan iki bina arasında görsel karşıtlık sağlıyor.  Çatının dev yüzeyi sayesinde üretim alanlarında mekansal süreklilik sağlanırken aslında ayrı olan iki bina diyaloğa zorlanıyor.  Amacımız, mimarın yapacağı küçük bir biçimsel bir müdahalenin bile aslında mimarlığı aşan güçlerin dayattığı normatif yapılara direnç gösterme gücünün varolduğunu kanıtlamak.

Künye:

Tasarım Ekibi: Zeynep Çelik, Ömer Kanıpak
İşveren: EKB Endüstriyel Koruyucu Boyalar AŞ
Adres: Aydınlı Köyü, Tuzla, İstanbul
Yapım Tarihi: 1998-1999
Kapalı Alan: 7.200 m2


13. 01. 1999 | Architecture | Print |

Page 2 of 212

Meta

Search | Ara

    Archive | Arşiv