Sarkaç Ev

Bir ailenin kısa dönem tatilleri ve haftasonu kalışları için tasarlanan SM evi, Asos’un yakınlarındaki köylerin birinde, dik bir yamaca bakan yolun hemen kenarındaki uzun bir arsaya yerleştirilmiş. Ege’nin muhteşem manzarasına odaklanan bu ev, İstanbullu bir ailenin kimi zaman huzur, kimi zaman dostları ile eğlenebileceği basit ama kullanışlı bir ev ihtiyacı ile Mimarlar Tasarım’a başvurmaları sonucunda ortaya çıkmış. Kendi basit barınma ve yaşama ihtiyaçlarının yanısıra evlerinin konforunu zaman zaman ağırlayacakları ziyaretçileri ile paylaşma isteği dışında fazla bir talepleri olmasa da, gerek yerleşim gerekse malzeme ve detaylardaki isabetli kararlarla mimarlar, basitliğin içinden doğabilecek zenginliği bir kez daha göstermiş oluyorlar. Tıpkı kendilerine Ağa Han ödülünü kazandıran ve aynı köyde bir kaç sene önce tamamlanmış B2 evinde olduğu gibi bu evde de anıtsal bir yalınlık hakim.

50 metreye yakın arazi uzunluğu boyunca ve yol kenarından aşağı kottaki tek katlı monoblok gibi görünen kütle, yoldan bakıldığında topoğrafyanın içine oyulmuş gibi kendini gizliyor. Bu koca kütle, önce zemin, sonra duvar ve ardından da çatıya dönüşen katlanmış dış kabuğu ile sanki “yer”in içinde erimiş ve donmuş gibi duruyor. B2 evindekine göre tam tersi bir duruş bu; biri anıtsallığını bir kaide üzerinde dimdik bir duruş ile vurgulamayı tercih ederken diğeri aynı anıtsallığı büyük kütlesine rağmen, sanki bir lahit gibi gizemli bir kaybolma çabası ile sağlıyor.

Bu devasa ve monoblok kütleye biraz daha yaklaştığımızda düzenli aralıklarla kabuğu oluşturan taşları ve çelik strüktürle dilimlenmiş cepheleri farkediyoruz. Bu dilimler kimi yerde tamamen duvara, kimi yerde şeffaflığa, kimi yerde ise tamamen boşluğa dönüşüyor. Bu boşluklar aslında bu katı kütlenin, adeta insan hareketlerini, ışığın ve havanın geçişini regüle eden bir hücre zarı gibi davranmasını sağlıyor; bir anda katı ve cansız kütleye daha farklı bakmamıza neden oluyor.

Tüm bu güçlü tektonik ve heyecan verici özelliklerine rağmen SM evi tekinsiz, esrarengiz bir his de veriyor.  Evin içi 50 metrelik uzunluğu hissetmeyeceğiniz bölümlere ayrılmış, beyaz tavanı ve sıcak atmosferi ile sizi sarıyor. Evin ön cephesini oluşturan,  manzaraya ve geniş bahçeye açılan tamamen şeffaf cephe, rahat mobilyalar bu konforu pekiştiriyor. Evin özellikle köyden görünen adeta “benden uzak dur” diyen soğuk, katı ve endüstriyel yüzü, içine girer girmez tam aksine sıcak bir yuvaya bürünüveriyor.

smevi04
smevi03

Algıdaki bu kayma, bu çelişkili görüntüler ve hisler aslında evin sahibi olan şehirli modern ailenin de yansıması bir bakıma. Ait olma hissi ile yabancı olma hissini aynı anda yaşayan modern insana göre SM evi, bu çelişkilerin mükemmel bir tezahürü aslında: Girişimci ruha sahip bireylerden oluşan üst düzey orta sınıf bir ailenin kısa süre kentten kopma isteğine rağmen, kaliteli mobilyalar, lüks ev aletleri ve her türlü iletişim araçları ile alışılageldik kent konforu devam edebiliyor. Evin kentten getirilen yaşamı saklarcasına köye sırtını dönmesi de bu savı destekler nitelikte. Bir tarafı neredeyse tamamen kapalı ve karanlık diğer tarafı ise olabildiğince açık ve şeffaf olan evin kütlesi, köyün karşı yamacından bakıldığında dik topoğrafyayı sanki bir bıçak gibi kesip toprağa yerleşmiş gibi dururken, bu vahşi müdahale bir yandan bakınca neredeyse görünmez olabiliyor. Çelişkilerin mimariye yansıması bu kadarla da kalmıyor; strüktürünü endüstriyel çelik kirişlerin oluşturduğu evin cephesi ve çatısı ise köyün taşları ile örtülüyor, adeta köyden biri gibi davranıyor.

Malzeme seçimi, mekansal organizasyon, insan hareketlerinin düzenlenmesi, cephelerdeki boşlukların geçirgenliği, kütlenin algılanması ve topoğrafyaya yapılan müdaheleler… tüm bunlar SM evinin bir sarkaç gibi huzur dolu bir ev ile esrarengiz bir yapı arasında salınmasına neden oluyor.  Aynen kim için tasarlandıysa o kişilerin yaşadığı gelgitleri gibi.


[1] Birebir Türkçe karşılığı olmasa da, tekinsiz ve esrarengiz kavramları burada Anthony Vidler’in modernizmle birebir örtüşen “ait olamama” hissinin mimariye yansıması üzerine yazdığı “The Architectural Uncanny” kitabında anlattığı anlamda kullanılmıştır. Freud’un da üzerinde önemle durduğu Uncanny kavramı “(Unhomely – Unheimliche) Freud’a göre estetik ve yaratıcılıkla ilgili önemli ipuçları veren bir alan. Antony Vidler, “The Architectural Uncanny – Essays in the Modern Unhomely” (Cambridge: MIT Press, 1992)