Uğur Tanyeli ve Esen Karol

Uğur Tanyeli’nin zamanında email vasıtası ile Esen Karol ile yaptığı uzun ve ufuk açıcı söyleşisi. Böyle değerli şeyler zamanla kayboluyor, ulaşmak zor oluyor diye kendime bir kopya yapıyorum.

“Esen Karol Türkiye’nin önemli tasarımcılarından biri. İşi grafik tasarım. Ancak, aşağıdaki e-posta söyleşisinde şu sözleri söyleyen birini belki daha geniş bir bağlama oturtmak gerekiyor: “Tasarımcı giderek daha çok düşünen, hayata dair daha çok derdi olan birine dönüştü. Oysa bir tasarımcının entelektüel potansiyelini mesleki pratiği içerisinde gerçekleştirmesi neredeyse imkansız çünkü araçları yetersiz. Belki yeteri kadar soyut değiller. Bence ‘dertli’ tasarımcılar mutsuzluk/tatminsizlik/ çaresizlik içinde kendi önemlerini abartarak, yani muazzam bir ‘aura’ kurgusu ile bir tür (tanrısal) ehliyet elde etmeye çalışıyorlar. ‘Aura’ ehliyeti alan tasarımcılar sonsuz bir özgürlük alanı kazanmış gibi olup, istediklerini istedikleri gibi yapacak iktidara sahip oluyorlar ya da dışarıdan öyle gözüküyor. Yani programa tabi olmuyorlar, kendi programlarını kendileri yazıyorlar. Oysa ‘aura’ ehliyetiyle üretilmiş tasarım nesnelerinin bile, ne derece eleştirel olurlarsa olsunlar, son derece kısıtlı bir söz söyleme potansiyelleri var. Hiçbir tasarım nesnesi tarihte kırılmaya yol açmış tek cümlelik bir teori kadar fark yaratamıyor. En ‘parlak’ tasarım nesnesi bile ancak tasarım tarihinde bir kırılma oluşturabiliyor; bu da aslında tarihteki esas kırılmanın sebep olduğu bir çatlak oluyor daha ziyade.”

Tasarımcıların yeni edindikleri yaygın ünün keyfini çıkartmaya çalıştığı, kendilerini merkez alan büyünün gerçekliğinden kuşku duymamaya eğilim gösterdiği, bir iç ve dış toplumsal ortamda bunlar duymaya alışık olduğumuz sözler değil. Esen Karol, tasarımın varoluş sorunsallarıyla hesaplaşmayı deneyerek, köhnemiş toplumsal sorumluluk savlarına da, güncel tasarımcı kayıtsızlığa da muhalif bir açılım yapmaya çalışıyor. Yani tasarımın dünyayı biçimlerken aynı zamanda bir otorite tanımı yapabildiğini veya bir iktidar aracı olabildiğini görmediği halde, o otoriteyi ve iktidarı tepe tepe kullanan bir kuşağın kapanışını haber veriyor. Önceki tasarımcı kuşaklarının bilincine varmadıkları, ama sadece farkına vardıklarında bile, hemen kendi “aura”larını rasyonalize etmek için başvurdukları o iktidar ve otorite yapılarını sorguluyor. Onu, tasarım aracılığıyla tasarımın, sanat aracılığıyla sanatın, mimarlık aracılığıyla mimarlığın altını oyan bir grup üreticinin arasında düşünmek gerek. Ancak, hepsinden önemlisi, o artık “Türk” tasarımcısı etiketinin tarif ettiği bir bağlamın içinde değil. Bize ürünüyle bir kültür alanının çerçevesinden konuşmuyor; düşüncenin coğrafya-ötesi, “trans-kültürel” bağlamından hitap ediyor. Böylesi bir hitabete hiç alışık olmadığımız gibi, bizimle bu biçimde çok konuşan da yok.”