Sosyal değişim için tasarım

İnsanlığın, çözmekle uğraşacağı sorunları yaratması dünya döndükçe var olacak bir kısır döngü. Tasarım eyleminin kompartımanlara ayrılıp her birinin ayrı bir disiplin haline gelmesinin üzerinden çok da zaman geçmemişken, artık disiplinlerarası çalışmanın erdemleri övülüyor. Bir zamanlar mimarlığın bitip endüstri tasarımının başladığı yerden söz etmek mümkün değildi. Bir yüzyıl bu sınırları belirlemekle geçti. Eğitim sistemi profesyonelleşme ve uzmanlaşma üzerine kuruldu. Şimdi bu sınırların geçirgenliği ve ortadan kaldırılması alkışlanıyor.

İster mimar, ister yazılımcı, ister endüstriyel tasarımcı olsun; muğlak sınırların ayırmaya çalıştığı bu disiplinlerin ortak amacı insanlığa hizmet edecek, tüm canlıların hayat kalitesini artıracak ürünler ortaya koymak. En azından eğitim safhasında amaçlanan bu. Profesyonel tasarımcıların otokontrolle kurdukları düzen de aşağı yukarı bu çerçevede.

Öyle ise “sosyal değişim için tasarım” veya “sosyal dönüşüm için tasarım” gibi bir alt disiplin yaratmanın anlamı ne? Bugün pek çok tasarım okulunda buna benzer başlıkta yüksek lisans ve doktora programları açılıyor. Bu başlık altında ödüller veriliyor, makaleler yayınlanıyor. Bu çalışmaların ürünlerinin ortak noktasını kabaca şöyle tarif etmek mümkün müdür? Neo-liberal kapitalizm şartları ile kuşatılmış küresel bir pazarda tasarım eylemi, evrensel ilkelerinden epey uzaklaşmış olduğu için bu çelişkiyi hazmedemeyenlerin projeleri kendi alt kümesini yarattı. Toplumun dışlanmış kesimlerine veya üçüncü dünya ülkelerindeki insanların refahına odaklı projeler bu kümenin hedef kitleleri oldu. Yaşlılar, kadınlar, çocuklar, engelliler, fakirler, temiz suya ya da elektriğe sahip olmayan köylüler, bu tür projelerin öznesi haline geldi. Farklı disiplinlerin müşterek çalışması ile üretilen bu projeler küresel sorunlara bir nebze de olsa çözümler sunabildi ve sosyal değişim için tasarım disiplinlerine motivasyon sağladı.

Kimi zaman Bruce Nussbaum gibi bazı eleştirmenler bu alanda çalışan tasarımcıları yeni bir emperyalizme hizmet etmekle suçladı.* Oysa tüketim ve kâr odaklı çalışmaktan usanmış tasarımcıların pek çoğunun böyle bir emeli yoktu. Sosyal değişim amacı ile üretilmiş projeler, alışılageldik estetik ve teknik niteliklerinden çok amaç ve sonuçları ile değerlendirilmekte. Bu projelerin eleştirilere karşı güçlü kalkanları olduğunu ve özellikle medyada el üstünde tutulduğunu fark edenler de oldu elbette. Bir yandan küresel sermayeye ile ilişkilerini devam ettirip arada bir günah çıkarma seanslarını birer seremoniye dönüştüren tasarımcılar de sıklıkla karşımıza çıkıyor. Bazı sosyal dönüşüm amaçlı projelerin müellifleri projeleri ile yarattıkları faydadan çok medyada yarattıkları etki ile ilgilendikleri için bu tür projeler sistem eleştirisi olmak yerine bir anlamda soylulaştırma amaçlı faaliyetlere dönüştü. Sistem eleştirisi kendi kuyruğunu ısıran yılan misali kendi
kapalı sistemini yarattı.

Bu nedenle “sosyal değişim için tasarım” gibi oldukça çelişkili bir kavramı Design Unlimited’in bu sayısında ele almak istedik. Bu çerçevede işler ve projeler üreten Türkiye ve yurtdışından bazı kişi ve kurumların görüşlerini ve projelerini bulabileceğiniz Design Unlimited’in bu konuda yeni sorgulamalar ve sorular oluşturmasını umuyoruz.

*Bruce Nussbaum, Is Humanitarian Design the New Imperialism?, Haziran 2010’da Fast Company’de yayınlandı.

** Editörlüğünü üstlendiğim Design Unlimited’in 2. sayısı “Sosyal Değişim İçin Tasarım” temasıyla 2017 senesinin ilkbaharında yayınlandı.