“Fotoğraf uygarlık demek”

Bu akşam Özlem, “Hakkari’de Bir Mevsim” filmini MUBI’de izlerken şu aşağıdaki bölüme kulak kabarttım. Buraya da kaydetmek istedim.

(Ferit Edgü’nün er-öğretmen olarak görev yaptığı Hakkâri’de yaşadıklarından ilhamla yazıp 1977’de yayımladığı “O” adlı romanından uyarlanan film, Hakkâri’nin dağ köyüne sürülen bir öğretmenin burada yaşadığı şaşkınlığı, yalnızlığı ve olgunlaşmayı anlatıyor. Senaryosu Onat Kutlar’a ait filmin başrolünde Genco Erkal yer alırken; oyuncu kadrosu Erkan Yücel, Şerif Sezer, Rana Cabbar, Erol Demiröz, Macit Koper, Zeynep Irgat ve Berrin Koper gibi usta isimlerden oluşuyor. görüntü yönetmeni Kenan Ormanlar’ı da nefis kadrajları ile anmadan geçmemek gerek.)

Halit’in getirdiği mektuplar (Aç! Oku! Yorumla!) nasıl olduğumu soruyordu.
İyiyim.
Ne yaptığımı soruyordu.
Kar düştü mü dağlara? Karda oraları kimbilir ne güzeldir, diyordu.
Kar düşmedi dağlara. Ama ateşimiz ne güzel yanıyor!
Nasıl duyuyorsun kendini? Yalnızlığa nasıl dayanıyorsun?

(Yalnızlık? Yıllar boyu bir teknenin üstünde, denizlerde, ordan oraya dolaşmış bir adama, günler, haftalar boyu, gökyüzünden ve dalgalardan başka hiçbir şey görmemiş bir adama sorulacak soru mu bu?)
Hiçbir zaman burdaki kadar beraber olmamıştım.

Kendine iyi bak, diyordu mektubunda.
Ah sevgilim, bir insan ancak bu kadar iyi bakabilir kendine .
Benim için yazıyor musun? diye soruyordu.
Elbet yazıyorum. Daha doğrusu yazmaya karar vermiş bulunuyorum.
Senin için mi, başkaları için mi, kendim için mi bilmiyorum.
Ama yazmaya karar vermiş bulunuyorum. Şimdilik kısa notlar. Eski bir alışkanlıkla. Seyir defterime kaydeder gibi. Limana varınca (bir gün varacağım elbet bir limana) ilgililere verilmek üzere.
İlgililer: sen, ben, o ve onlar.
Dilleri zor mu? diye soruyordu sevgilim.
Hangi dil, hangi insan dili kolay ki?
Orda çekeceğin fotoğrafları merakla bekliyorum. Eğer filmlerin banyosunu yaptıramazsan bana yolla ben burda yaptırırım, diyordu mektup .
Devam edemedim.
Tanrım! Çıldıracağım. Kim bana bu mektupları yazan? Beni tanıdığını, beni bildiğini, beni beklediğini söyleyen? Ömrümde fotoğraf makinam olmadığını bilmeyen?
Ama önerisi hiç de aptalca değil. Bir an düşündüm. Yetersiz sözcüklerinle anlatacağına, çek fotoğraflarını yolla. Ben buyum de. Burda yaşıyorum de. Çocukları anlatacağına portrelerini çek yolla. Yetinme, ellerinin ve ayaklarının fotoğrafını çek ve yolla . Karların üstünde, şahrem-şahrem yarılmış, pabuçsuz, çorapsız ayakların fotoğraflarını çek yolla. Köpeklerin resmini çek yolla. Çıplak, ağaçsız dağların fotoğrafını çek yolla. Ölen bebeyi, kefensiz gömülen bebeyi mezarından çıkar, çek fotoğrafını kapanmış gözkapaklarının, erimiş dudaklarının, şişmiş karnının, yolla . . .

Fotoğraf uygarlık demek. Tüm uygarlıkların üstüne sıçtığı burada, bu uygar aygıtı al, bul buluştur, içine filmini yerleştir, objektifini ayarla, karanlık odaya gir, binlerce metrekarelik fotoğraflar bas, siyah beyaz,
binlerce metrekare büyüklüğünde, kesilip yanyana yapıştırıldığında, zavallı bir insanlık freskini oluşturacak olan fotoğrafları yolla, yalnız sana bunu öneren sevgiline değil, tüm tanıdıklarına, tüm insanlara, uygarlığın ortasında yaşayan tüm insanlığa yolla ki duvarlarını bu güzel görünümle, bu çağdaş
freskle kaplasınlar ve içinde bulundukları durum için Tanrılarına yatıp kalkıp şükretsinler, adaklar sunsunlar.
Yaşasın fotoğraf!
Yaşasın bana bunları yazdıran sevgilim!
Yaşasın içine sıçtığım uygarlıklar!
Onlar için yaşasın! . .

Kitabın ilerleyen bölümlerinde Edgü, başka bir mektupa bu konuya devam ediyor ve sözcüklerle bize ihmal edilmiş çaresiz bir halkın fotoğraflarını çekiyor.

Hakkaride Bir Mevsim 02

Sevgili sevgilim, senin önerine gelelim.
Mektuplarından birinde, hurda bol bol fotoğraf çekip sana göndermemi istemiştin.
Bu olağanüstü önerini saygıyla ve hayranlıkla karşıladım. Kutlarım.
Sözkonusu mektubunu okur okumaz, çevredeki tüm kaçakçılara haber saldım. Bana, ne pahasına olursa olsun, son model Leica’lar, Nikon Nikormat’lar (AW – 1 motoruyla birlikte), Rollei SL3 SME’ler, Yashica Contax’lar (S.P.D. objektifiyle birlikte) getirmelerini istedim. Ellerine geçen tüm renkli ve siyah-beyaz filmleri topladım. (Binlerce kare film yetmez hurda çekmem gereken fotoğraflara. )
Sonra yağan karın fotoğrafını çektim.
Ve eriyen karın fotoğrafını çektim.
Ve karda yalınayak yürüyen çocukların fotoğraflarını çektim (renkli/mosmor).
Kanayan yaraların fotoğrafını çektim (Kan ve irin rengi).
Ölen bebelerin (ölmeden, ölürken ve öldükten sonra) fotoğraflarınıçektim (renkli ve siyah-beyaz).
Satılan kızların fotoğraflarını çektim (satılmadan önce, satılırken ve satıldıktan sonra).
Karın altında açılan, içine çıplak bir bebe ölüsünün bırakıldığı, ıslak, soğuk toprağın fotoğrafını çektim.
Ot bitmez, kar tutmaz kayaların fotoğrafını çektim.
Karın üstünde yansıyan ayışığının fotoğrafını çektim. Gün doğumunun fotoğrafını çektim (bu ikisinden mutlak uluslararası bir ödül bekliyorum).
Donan gözyaşının fotoğrafını çektim.
Zazi’nin dik başının fotoğrafını çektim.
Muhtarın umursamazlığının fotoğrafını çektim .
Muhtar Ağanın yaşının fotoğrafını çektim.
Bitlerin fotoğrafını çektim.
Ellerin fotoğrafını çektim.
Yalnızlığın fotoğrafını çekemedim.
Türkülerin, ağıtların fotoğrafını çekemedim.
Çaresizliğin fotoğrafını çekemedim.
Çılgınlığın fotoğrafını çekemedim.
Ya da çektiklerim yalnız bunlardı.
Ozan dostum, bakalım bu fotoğrafları görünce ne diyeceksin?
Ve sen filozof dostum, bunları gördükten sonra niçin yazmadığımı anlayabilecek misin?
Çırılçıplak, üstünde bitki bitmeyen kayalarla çevrili, çaresiz insanların yaşadığı bu soğuk yeryüzü cennetini, insanların, tezekler tükendiğinde, kendi soluklarıyla ısındıkları bu dağ başı köyünü çekeceğim fotoğraflar tanıtmaya yetmezse belki o zaman yeniden sarılırım kaleme.
Ama o zaman, bunları betimlemek için değil gökyüzüne çok yakın olduğumu ve bu yükseklikte başımın döndüğünü söylemek için olacak bu.
Felsefeci dostum,
uzun deniz yolculuklarım sırasında okumam için bir kitabını vermiş olduğun, dağlara, yüksekliklere aşık o çılgın filozofunu burda görmek isterdim.
Ya kurtulurdu çılgınlığından ya da onu bir yana koyup (kendini unutup) Ecce Miserabilis’i yazardı.
O öldüğüne göre verdiğim bilgilerle ve göndereceğim fotoğraflarla sen yazabilirsin bunu.
İnsan (söz konusu kişi filozof da olsa) yalnız yaşadığını değil, başkalarının yaşadığını da yazabilir. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
Sevgili okuyucum, yukarıdaki nokta noktaları kafanda doldurmaya çalışma!
Bir boşluktur noktalar.
Yazılmayan bir boşluk.
Yazılma gerekliliği duyulmayan bir boşluk.
Mektubum, o noktalardan önce bitmişti.
İnsan . . . yazabilir. Nokta
İmza. Bitti. Tamam.
Bu kadar.