Sınıf arkadaşı ile buluşmadan önce vergi dairesine uğradı, SSK borcunu cezasız yapılandırabildiğine seviniyordu. Son zamanlarda, aylardır tahsil edemediği ödemeler, kaprisli işverenler ve şantiyeler arasında koşuşturmak canını yeterince sıkmıştı. Bu akşam eski bir dostla görüşmek ona biraz nefes aldıracaktı.
Ender’in “Yarın Tünel’de işim erken bitecek; akşam yemeğine var mısın?” mesajına hem şaşırmış hem sevinmişti. Okulda iyi anlaşırlardı. Aradan geçen onca yılın ardından yeniden karşılaşmanın nasıl hissettireceğini kestiremeyerek restorana girdi.
İçeri girince arka masalardan birinde arkadaşını gördü: koyu ceket, dik yakalı kazak, düzgün kesilmiş saçlar… Özensiz giyindiği için kendine kızdı.
Ender gülümseyerek ayağa kalktı, sık sıkı elini sıktı.
“Hoş geldin Veli! En son ne zaman görüştük?”
“Sanırım yirmi yıl oldu. Ama hiç değişmemişsin; büyük ofis sahibi olunca insan kendine iyi bakıyor demek ki.”
Ender güldü. “Tam tersi, yaşlanmaya bile vaktim yok. Gel otur, ne içersin?”
“Kendime gelmek için önce bir bira.”
Ender, anne babasından devraldığı ofisi büyütmüş, prestijli projelere imza atmış, dergilerde, konferanslarda, jürilerde sık görülen biri olmuştu. Ailesinin sağladığı ilişkileri iyi değerlendirmiş, büyük işverenlerle ve idarelerle uyumlu bir ilişki kurmuştu.
Veli ise mezuniyet sonrası birkaç yarışma kazanmanın verdiği özgüvenle, arkadaşlarıyla ortak bir ofis kurmuş ama projeler gerçekleşmeyince yolları ayrılmıştı. Şimdi dört beş kişilik küçük bir ekiple apartmanlar, taşra otelleri ve iç mekân işleri yaparak geçiniyordu.
Mesleki pozisyonlarındaki fark başta Veli’yi biraz gerse de Ender’in rahat tavrı havayı kısa sürede yumuşattı. İlk yarım saat okul anıları ve arkadaş dedikodularıyla geçti.
Bir ara Ender, “Ömer’le hiç konuşuyor musun?” diye sordu. “Okuldayken üçümüz hiç ayrılmazdık. Mezuniyetten sonra yüksek lisans yaptı ama akademide kalmadı. Bizim gibi klasik mimar olmak yerine bambaşka bir yola girdi. Kurdukları mimarlık yayını çok iyi gidiyordu.”
“Nadiren konuşuyoruz, şimdi yurtdışında.” dedi Veli. “Ortakları ile bir dolu etkinlik yapıp ortamı canlandırmışlardı ama sosyal medyanın gelişi ile yayınlarının etkisi kayboldu. O işi bıraktıktan sonra iletişime ve mimari fotoğrafa ağırlık verdi. Arada dergilerde yazıyordu ama ‘tenkit edilecek çok fazla şey var, sürekli eleştirmekten de yoruldum’ diye yakınıyordu. En son yazın konuştuk; ‘mimarlıkta özgürlüğün sınırları’ üstüne bir yazı yazmakla meşguldü.”
“Özgürlük, ha?” dedi Ender gülerek. “Mimarlık yapmıyorken, klavye ile özgürlükten söz etmek kolay. Bizim gibi işverenle, çalışanla, belediyeyle uğraşırken gelsin konuşsun bakalım özgürlükten.”
Veli, belli ki piyasa Ender’i de yutmuş. Bakalım bu yemek nasıl geçecek, diye içinden geçirdi.
Ender, “Biz başkalarının parasıyla hayal kurarız, mimarlıkla özgürlük bir araya gelir mi hiç?” diye klişe bir laf attı ortaya.
Veli gülümsedi, konuyu paradan uzaklaştırmak istedi: “Bizim okulda hep ‘yaratıcı olun, özgür düşünün’ derlerdi, hatırlarsın. Ama sonunda neyin iyi olduğuna yine jüri karar verirdi. Usta–çırak ilişkisine dayanan bu eğitim, mimar figürünü yüceltirken gerçeklikten kopuk bir kurguyu sürdürüyor bence.”
Ender başını sallayıp içkisinden bir yudum aldı. “Belki de özgürlük kavramı artık eskidi. Franklin’in tanımındaki Batı odaklı özgürlük ideali; ahlaki disiplin, ekonomik başarı ve bireyin kendi kaderini tayin etmesiydi.1 Protestan çalışkanlık anlayışı Aydınlanma’yla birleşip dinin yerini aldı, liberal kapitalizmin temelini oluşturdu. Ve sonunda yalnızlığı ve rekabeti doğurdu.”
Veli birden konuyu derinleştiren Ender’in sözlerine şaşırdı. Belki de beklediği kadar sıkıcı geçmeyecekti bu yemek.
“Geçenlerde bir yerlerde yazısına denk geldiğim Indy Johar, artık dünyanın bireyler tarafından değil ekoloji, veri, ekonomi, biyoloji, iklim gibi iç içe geçmiş karmaşık ilişki ağları ile şekillenmesi gerektiğini iddia ediyor. 2
Franklin’in özgürlüğü ayrışma üzerine kuruluyken, Johar’ın özgürlük modeli dünyanın dolanık hali ile barışma üzerine kurulu.”
“Düşündürücü bir iddia ama gerçekleşmesini görmemiz zor”
Ender gülümseyip geriye kaykıldı. “Bay Johar’ı bulsam, bu ilişkiselliği bir de mimarlık ofisi yönetirken denesin isterdim.”
“Neden?”
“Çünkü ofiste artık kimse ne yaptığını tam olarak bilmiyor. Herkes projenin bir ucundan tutuyor: biri merdiven detayına, diğeri aydınlatma projesine, bir başkası BIM koordinasyonuna bakıyor. Proje mimarı danışman trafiğiyle boğuşuyor; şantiye ekibi ofise, ofis şantiyeye uğramıyor. Projenin bütününü bilen yok; bazen ben bile kaçırıyorum. Sanki fabrika bandındayız.”
Veli gülümsedi. “Bu, tam da Sennett’in yıllar önce kitabında bahsettiği şey. Verimlilik uğruna emek parçalara ayrıldıkça, iş anlamını yitirir, yabancılaştırır. 3Mimar, yapının tüm sürecine hakim hem tasarlayan hem denetleyen figürdü. Bütüncül bilgi mesleğe bir otorite ve ahlaki bir sorumluluk yüklüyordu. Artık proje üretimi aşırı parçalandı: konsept mimarı, uygulama mimarı, BIM uzmanı, cephe ve aydınlatma danışmanları… Kimse bütünü sahiplenemiyor. Tasarımcı değil, e-posta yazan, toplantıya koşan koordinatörleriz. Uzmanlaşma verimlilik getirmediği gibi bizi daha da tutsak etti. Aracı kurumlar çoğaldı, maliyetler arttı ama mimarın hakimiyeti azaldı. Üstelik tüm bu standartlar yüzünden binalar şimdi birbirine benziyor; yaratıcılık sertifikalarla törpüleniyor.”
Bir süre sessizlik oldu. Ender kadehini çevirirken, “Holistik bakış kayboldu, haklısın.” dedi. “Artık projeyi geç, kendi varlığımı bile PR uzmanlarına teslim ettim. Sosyal medya hesaplarımı onlar yönetiyor, nerede ne söyleyeceğimi planlıyorlar. Yapıyı teslim etmekle işim bitmiyor; reklam, ödül, lansman derken hepsi ayrı bir mesaiye dönüşüyor. Mimar olacağım derken ayaklı tabela oldum.”
Bu samimi itiraflar karşısında şaşıran Veli söze girdi: “Ama bunlar biraz da tercih meselesi değil mi? Senin finansal özgürlüğün var; istersen daha küçük ölçekte, daha bağımsız çalışabilirdin. Benim gibiler ise hayatta kalmak için gelen her işi almak zorunda. Mimarlığı ancak böyle yemek masalarında konuşabiliyorum. Bu şartlarda özgürleşmeden söz etmek bile ironik.”
Garson siparişleri alırken konuşmaya bir süre ara verdiler. Ardından Veli kaldığı yerden devam etti:
“Farkındaysan biz mimarlar, nerede bir mikrofon görsek guru edası ile mimarlığın ne olduğunu anlatmaya başlıyoruz. Bu bence mesleğin kimlik krizinin dışavurumu. Dışarıdan ‘yaratıcı ve özgür düşünce’ erbabı gibi görünsek de içeride kapalı, hiyerarşik ve yargılayıcı bir yapımız var. Eleştiriye tahammülsüzlük, ustalık geleneği ve dogmatik okul–ofis düzeni bizi neredeyse kapalı bir kült tarikata dönüştürüyor.”
“Ruhban sınıfının da iktidarlarla arası hep iyi olmuştur” diye bir kahkaha attı Ender.
“Öyle değil mi ama,” dedi Veli. “Bizde nispeten kolay olsa da pek çok ülkede okulu bitirmek bir dayanıklılık testi, unvan almak ise yıllar sürüyor. Üstatlar ve müritleri var, itibar paradan ve zamandan önemli, gecelemek ise ‘cool’ bir ritüel. Siyah giyip insanların anlamayacağı ‘geçirgen arayüz’, ‘bellek mekanı’ gibi terimlerle şifreli bir dil konuşuyoruz. En ironik kısmıysa bu jargonların genellikle özgürlükle yan yana kullanılması. Modern mimarlık insanı kısıtlamalardan kurtardı deriz ama gerçekte kapitalizme aracılık ediyoruz. Parametrik yazılımla tasarladığımız yeşil terasa çıkılmasın diye önüne bariyer, özenle tasarladığımız müze cephesinin önüne X-ray kulübesi konmasına razı oluyoruz. Otoriteyle olan bu uyumumuzun özgürlük idealimizle çelişmesi beni rahatsız ediyor.”
Ender heyecanla devraldı, “Mimarların fazla çalışmayı kutsal bir erdem gibi görmesi bana da Weber’in ‘demir kafes’ini hatırlatıyor. 4Kalvinist çalışma disiplinini erdem odaklı bir görev haline getirerek kapitalizmin temelini attığını söyler Weber. Modernleşmeyle birlikte de mimarlık lonca geleneğinden profesyonel bir yapıya dönüştü. Sanat, mühendislik ve ticaretin karıştığı bu hibrit yapı ‘yaratıcı dâhi’ ile ‘disiplinli profesyoneli birleştirdi; çok çalışmak ve rekabet de ahlaki bir ölçeğe dönüştü.”
Şarabından bir yudum aldı. “Sonuçta, mimarlık kendini özgürlük ve yaratıcılıkla tanımlarken pratikte kurallar, standartlar ve bitmeyen çalışma saatleriyle kendi kafesini inşa etti.”
Veli gülümsedi. “Modern mimarlık hep özgürlük diliyle konuşur,” dedi. “Bağımsızlık, açıklık, şeffaflık filan ama bu söylemin ardında güçlü bir denetim arzusu var. Aslında mimarlık başlı başına bir denetim aracı değil mi? Açık plan ofis bile görünürde özgür ama fark edilmeden baskıcıdır. Biz aslında özgürlüğü kullanıcılara koşullu olarak sunarız- genelde mekanların keşfedilmesine izin verilmez, bahşedilen ‘küratöryel’ bir özgürlüktür; davranışı sessizce yönlendirirken mekânsal bir koreografi kurarız. Bunu da bilgelik taslayarak gizleriz. ‘Dünyayı iyi tasarımla kurtaran mimar’ miti bu suç ortaklığını örter. Ahlaki görünen sürdürülebilirlik ve topluluk söylemleri de çoğu zaman ticari çıkarları maskeler.”
Ender onu doğrular şekilde başını sallayarak “Foucault’a selam çaktın arada. Yine de mimarlığın toplumun gelişiminde ya da özgürleşmesinde önemli bir rolü olduğuna inanıyorum.” diye araya girdi. “Biz yapamasak da mimarlık bilgisini topluma fayda sağlayacak şekilde kullanan yaratıcı ofisler var. Yeni malzemeler, teknolojiler deneyen, hatta yapının ötesine geçip farklı alanlarda çözüm üretenler. Forensic Architecture mesela, mimarlık bilgisini insan hakları ihlallerini ortaya çıkarmak için kullanıyor. Arevena yeni bir sosyal konut modelini denedi. 5Assemble Studio tasarım bilgisini toplumsal sorunları çözme aracına dönüştürdü. Böyle örnekler sana mimarlığın hâlâ bir dönüştürme potansiyeli olduğunu göstermiyor mu?”
“Palavra hepsi” diye şiddetle karşı çıktı Veli. “Forensic Architecture, felaketleri ve hak ihlallerini kendilerine sermaye yaparak ünlü olmanın tadını çıkartan bir grup mimar. Arevena petrol şirketini dahil etmese o projeyi yapamazdı. Kaldı ki pek de bir etkisi olmadı meseleye. Öte yanda, mimarlık bienallerindeki sözüm ona sürdürülebilirlik ya da katılımcılık pavyonlarına bak: bakterilerden, mantarlarda üretilmiş duvarlar, topraktan enstalasyonlar… Son bienaldeki klimalarla yapılan dalavereyi görmedin mi? 6Hepsi vicdan rahatlatan jestler, çözümler değil. Gerçekte hiçbir şeyi dönüştürmeyen bu estetik protestolar, mimarlığın da tasarımın da etik niyetini yitirdiğini gösteriyor. Devletin yapması gereken sosyal konutlardan yüzde birini petrol şirketi sponsorluğu ile yapıp bunu bienal malzemesi yapınca sorunun kökenini konuşmaktan da uzaklaştırılıyoruz.”
Sakinleşmek ister gibi derin bir nefes aldı. “Anladığım kadarıyla sen modernist mimarların idealizmini hâlâ taşıyorsun,” dedi. Belki sen de ödüllü üstadlarımızdan birinin savunduğu gibi ‘mimar iyimser olmak zorunda’ diyorsundur. Bu naiflik maskesi beni deli ediyor. Senin de aslında öyle olmadığını ama pozisyonun gereği bunu dillendiremediğini hissediyorum.”
Ender kaşlarını çattı. “Bu noktada sana katılmıyorum. İyimser olmazsak bu işi nasıl sürdürebiliriz? Her proje bir mücadele; o inanç olmazsa hiçbir şey yapamayız.”
Yemekleri geldiğinde kısa bir sessizlik daha oldu. Ardından Veli aklına gelen şeyi unutmaktan korkar gibi telaşla, “Bak, Ender” dedi. “Tafuri bana hep rahatsız edici bir biçimde dürüst gelmiştir. O, mimarlığın özgürlük ya da toplumsal dönüşüm aracı olabileceği fikrine hiç inanmadı. Çünkü kapitalist üretim ilişkileri içinde mimarlık, eninde sonunda sistemin ideolojik uzantısına dönüşür. Yani biz ‘özgürleştirici mekânlar’ yaratıyoruz sanırken aslında mevcut düzeni yeniden üretiyoruz.” 7
Kadehinden bir yudum alıp devam etti.
“Tafuri’ye göre, modern mimarlığın trajedisi de burada. Mimar hem eleştirmen hem uygulayıcı olarak eleştirdiği sistemi ayakta tutan yapıları tasarlıyor; bu ikili rol, onu sürekli bir etik çelişkinin içine sokuyor.8 O yüzden mimarlığın ‘özgürlük’ söylemi bana hep aldatıcı gelir. Çünkü mimar, özgürlüğü savunmak için bile iktidarın araçlarını kullanmak zorunda.” Kısa bir duraklamadan sonra “Öte yandan mimarlığın bu çelişkili doğasını kabul etmek karamsar olmak değildir. Aksine, bu farkındalık özgürleştirici olabilir — ama yalnızca açıkça kabul edildiğinde.” diyerek sustu.
Masadaki hava biraz ağırlaşmıştı. Ender bir süre sessiz kaldı, sonra sanki kendini savunur gibi konuştu: “Bak Veli, farkındalık güzel şey ama yetmiyor. Mesela, depremden sonra binlerce insan evsiz kaldı. Yeni binalar yapılmak zorunda. Bu durumda mimarların geri durması sadece kötü niyetli müteahhitlere alan açmaz mı? Sonuçta o yapılar yine inşa edilecek.”
“Evet ama ne pahasına?”
Ender bir an dondu. Veli’nin sözleri ona, son dönemde eleştirilen, deprem bölgesindeki konut projelerinde yer aldığını hatırlatmıştı. Veli hassas bir yere değdiğini fark edip yumuşatarak devam etti: “Bildiğin gibi o projeler genelde iktidara yakın vakıflar ya da müteahhitlerle yürütülüyor. Hak sahiplerinin durumu belirsiz, kent planlaması şeffaf değil, çevre tahribatı büyük. Ama bütün bunlar bir grup tanınmış mimarlar aracılığıyla meşrulaştırılıyor. Kamuoyuna ‘nitelikli proje’ olarak sunuluyor. Bu da mimarlığın araçsallaştırılmasıdır. Mimarlık sadece bina üretmez; aynı zamanda sistemi görünmez kılan bir temsil biçimi üretir.”
Ender dudaklarını ısırdı. “Senin için konuşmak kolay. Küçük ofis, az personel… Ben elli kişiye maaş ödüyorum. Bazı davetleri reddetsem bir daha çağırmazlar. Bir yarışma jürisine gitmezsem sonraki yarışmaya giremem. Ünle birlikte tasma da geliyor.”
Veli sakince, “Anlıyorum,” dedi. “Ama tam da bu yüzden direnç göstermesi gereken kişi sensin. Bizim gibi küçük ofislerin itirazı sinek vızıltısı kalıyor. Ama senin gibi görünür biri hayır dediğinde bu duyulur. Bu mesleğin belki de en büyük yanı, bazen yapmamayı seçmenin de eylem sayılmasıdır.”
“Yapmamak mı?” diye sordu Ender alayla.
“Evet, yapmamak. Aureli’ye göre Tafuri, mimarın gerçeklikten çekilmesini değil, mimarlık pratiğinin ideolojik rolünü açığa çıkarmasını savunur. 9Bu rolü ifşa etmek, tarafsızlığın imkânsızlığını kabul ederken suç ortaklığını reddeden politik bir tutumdur. Bazen geri durmak kaçmak değil, ifşadır. Her projeye katılmak zorunda değiliz; ‘Ben yapmasam başkası yapacak’ demek, bu çarkın dönmesine katkı vermekten başka bir şey değildir.”
Ender bir süre düşündü. Sonra sessizce, “Haklı olabilirsin ama hiçbir şey yapmamak yerine ben muktedir işverenlerin gücünün iyi niyetli mimarlık emellerine yönlendirilmesine daha yatkınım. Bir mimarın tertemiz kalması imkansız, günahlarının büyüklüğü oranında sosyal iyileşme için işler yapması bence takdir edilmeli. Sonuçta dünya seni beni değil, Arevena’yı konuşuyor, baksana. Sicilim parlak sayılmaz ama sayende bu konuda düşünmem ve çabalamam gerektiğini anladım.”
Yemekleri bitmiş, garson boş tabakları alırken tatlı menüsünü bırakmıştı. İkisi de düşünceli bir halde, bir müddet menüye baktılar. Ender bir espresso, Veli de bir Ameretto istedi.
İçeceklerini beklerken, Ender, “Madem bu kadar sisteme itiraz etme ve değiştirme arzunuz var, siz küçük ofisler neden bir araya gelmiyorsunuz?” diyerek konuyu kendinden uzaklaştırdı.
“Mesleğin içindeki rekabet kültürü buna izin vermiyor, Ender. Herkes yüzeyde nazik ama derinde kin dolu. Ortak hareket etme fikri daha baştan sabote oluyor.”
“Tam da bunu diyecektim, sözde dayanışma içindeyiz ama sorunların temeline eğilemiyoruz. Toplumu düzelteceğiz derken kendi topluluğumuzun sorunlarını dahi konuşamıyoruz. Köhneleşen odaya alternatif olarak kurulan mimar dernekleri sosyal kulüplere dönüştü. Yaza merhaba partilerinde elimizde kadehler, ‘mesleğin sorunlarını(!)’ tartışıyoruz.”
Veli ellerini açarak “Bana zaten davet gelmiyor. Anlaşılan sadece senin gibi ‘prestijli’ mimarlarla ilgileniyorlar.”
Ender iç çekti. “Dernek toplantılarında haksız rekabetten, genç mimarların sıkıntılarından, idarelerin yaptığı geç ödemelerden, ya da fiyat kırarak üyelerin birbirinden iş kapmalarından söz etmek tabu.”
Veli, “Eminim ülkede olan bitenlere de fazla sesleri çıkmıyordur bu derneklerin. Seçimle gelen belediye başkanlarının hapse atılmasına, imara açılan yeşil alanlara, kıyılara eklenen kent suçu otellere ve AVM’lere tepki verdiler mi mesela?”
Ender buruk bir tebessümle, “Biraz kıpırdanma var son zamanlarda aslında ama ürkek davrandıkları konusunda haklısın.” dedi. “Üstüne üstlük mimarların kimliği artık markaların reklamına dönüştü. Malzeme firmalarının sponsorluğu olmadan dernekler bir toplantı bile düzenleyemiyor. Biri biletimizi alsa da bienale gitsek diye bekliyor üyeler. Kendi itibarımızı paketleyip firmalara sattık.”
“İlaç firmalarının doktorları promosyonlarla, Kıbrıs turları ile bağladığı dönemleri hatırlattı bana bu. Bu tutum mesleki bağımsızlığı yok eder.”
Garson hesabı getirdiğinde Ender cüzdanını çıkarırken Veli’ye dönerek “Lütfen, ben davet ettim seni” dedi. Veli mahcup başını eğdi.
Toparlanırlarken, Ender kısık bir sesle konuştu: “Konuştukça anlaşılıyor ki biz özgürlükten epey uzakmışız, Veli.”
Hafifçe güldü Veli: “Başka ülkelerdeki mimarlar bizdeki kadar özgür değil, inan. Kuralsızlık fırsatlar ve özgürlük getiriyor. Başka ülkede turizm ve kültür bakanı otel sahibi olup, mimarına kent müzesi işini de bonus olarak veremez. Onlarca kent suçuna imza atan mimarları, kent miraslarını lüks otellere dönüştürenleri okullarda konferanslara, derslere çağırıp, ödül vermezler. Böyle bakarsan dünyanın en özgür mimarları bizde. Ama yapılı çevremize bakınca da o özgürlüğün bedelini görüyoruz. Özgürlük, bir duruş, bir farkındalık hali ise maalesef ülkemizdeki mimarlık ortamı derin bir uykuda.”
Ender gözlerini ayak ucuna dikti. “Haklısın belki ama mimarlık bir değişim aracı olamıyorsa, o zaman bizim yaratıcı gücümüzün, varlığımızın anlamı ne?” diye mırıldandı.
Veli pardösüsünü giyerken “Belki yaratıcılığımızı artık dünyayı mekânsal olarak dönüştürmek için değil, bu çelişkiler içinde direnişin yeni biçimlerini bulmak için kullanmalıyız.”
Yağmur dinmişti. Sokağın ışıkları ıslak kaldırımda titreşiyordu. Arayı açmama sözü vererek vedalaştılar. Ender köşede bekleyen şoförüne doğru, Veli ise metroya doğru yöneldi.
Turnikeden geçerken, “Yarın Ömer’e bu akşamki yemekten bahsedeyim; belki yazısına bir faydamız olur.” diye düşündü.
Ömer Kanıpak
Ekim 2025, Londra
* Bu yazı, Ege Mimarlık dergisinin “Özgürlüğün Sınırları: Mimarlıkta Yaratıcı Pratikler” temalı Ocak 2026’da yayınlanan 129.sayısı için davet üzerine yazıldı.
- Franklin, Benjamin. The Autobiography of Benjamin Franklin (1791) ↩︎
- Johar, Indy. ‘Remaking Freedom in an Entangling world’ [Blog post], 17 Ekim 2025. https://indyjohar.substack.com/p/remaking-freedom-in-an-entangling [Erişim, 20 Ekim 2025] ↩︎
- Sennett, Richard. The Corrosion of Character: The Personal Consequences of Work in the New Capitalism. New York: W. W. Norton & Company, 1998. ↩︎
- Weber, Max. The Protestant Ethic and the Spirit of Capitalism. London: Routledge, 1905. ↩︎
- Aravena, Alejandro, “Elemental: Building Innovative Social Housing in Chile.” Harvard Design Magazine, (21) (Fall /Winter 2005 2004). ↩︎
- Fabrizio Gallanti, “Fakery and deception is everywhere at Venice Architecture Biennale 2025”, Dezeen, 6 Haziran 2025, https://www.dezeen.com/2025/06/06/fakery-deception-venice-architecture-biennale-2025-fabrizio-gallanti-opinion/ [Erişim, 20 Ekim 2025] ↩︎
- Tafuri, Manfredo. Architecture and Utopia: Design and Capitalist Development. Cambridge, Mass.: MIT Press, 1976. ↩︎
- Ibid 141. ↩︎
- Aureli, P. V. (2011, Mart 11). Intellectual work and capitalist development: Origins and context of Manfredo Tafuri’s critique of architectural ideology. The City as a Project. http://thecityasaproject.org/2011/03/pier-vittorio-aureli-manfredo-tafuri/ [Erişim, 20 Ekim 2025] ↩︎