Rüzgarı Fotoğraflamak

From the Mistral series, Photo: Rachel Cobb

Corona virüsü önlemi olarak uyguladığımız sosyal mesafe kuralları gereği zamanımın büyük kısmını evde, ekran önünde geçiriyorum. Epeydir bu düzende çalışmaya alışkın olduğumdan, “yeni normal”e uyum sağlamak benim için sıkıntı yaratmadı. Hatta itiraf edeyim, evdeki izole hayattan zevk almaya başladığımı bile söyleyebilirim. Tüm dünya belirgin şekilde yavaşlarken, zorunlu telefon görüşmeleri ve yanıt bekleyen emaillerin azalması, sürekli erteleyip durduğum kişisel uğraşlara odaklanmak için bana olanak sağladı.

Vaktimi evde geçirmek ile ilgili bir sıkıntım olmasa da birkaç şeyi özlediğimi fark ettim. Örneğin ufuk çizgisi ve rüzgâr. Eşim Özlem’le birlikte, ara sıra yürüyüşe çıkıyoruz ve haftada bir veya iki kez evimizin yakınındaki kilisenin geniş bahçesine uğruyoruz. Dışarı çıkar çıkmaz ilk fark ettiğim şey, maske taktığım halde yüzüme vuran hafif esinti oluyor. Daha önce rüzgârı yüzümde hissetmenin bu kadar keyif verici olabileceği hiç aklıma gelmemişti. Evde pencerelerin çoğunu açık tutuyor olsak da Londra’daki küçük evimizde rüzgârı gerçekten hissedebilmemiz pek mümkün değil.

Eşim için 2015 yazında yaptığım bir video klip.

Bir mimarlık fotoğrafçısı olarak, yapılı çevredeki binalara, kütlelere ve boşluklara odaklanma eğilimindeyim. Aynı zamanda doğada olmaktan da çok zevk alıyorum. Rüzgarı fotoğraflamanın nasıl mümkün olabileceğini hep merak ederdim. Rüzgarın görünmezliği, onu fotoğrafik bir nesne olarak ilgi çekici kılıyor. Rüzgar sever bir mimar olmanın doğal bir sonucu olarak, yel değirmenlerine hayranlık duyuyorum. İster eski, isterse en yeni hangi teknolojiyi kullanırsa kullansın yel değirmenleri bence son derece büyüleyici yapılar.  İran’ın Horasan yöresinde bulunan neredeyse bin yıllık bu değirmen, açık denizdeki dev high-tech rüzgar çiftlikleri kadar ilginç. Benden rüzgarı fotoğraflamam istense, zihnimde ilk olarak yel değirmenleri belirirdi.

İran’ın Nashtifan köyünde, dünyanın en eski yel değirmenlerinden bazıları hala işler halde.
Kuzey Lincolnshire, İngiltere kıyılarında rüzgar türbinleri. Fotoğraf – David Sillitoe

Yine de bu iki fotoğraf rüzgarın özünü yakalamayı tam olarak başaramıyor. Öznesi rüzgarın kendisinden ziyade yapılar olan bu görüntülere bakarak rüzgarın özelliklerini gözümüzde canlandırmak pek mümkün olamıyor. Rüzgarı tasvir etmekte ressamlar, belki de fotoğrafçılardan daha becerikliler. Sonuçta, resmini yaparken ressam gerçek koşulları değiştirmekte ve hatta abartmakta serbest. Ressam, rüzgârın etkilerini arttırmak için tuvale fazladan birkaç ağaç daha ekleyebilir bile.

Yaz – Claude Monet

Yine de rüzgarlı resimlerde esas konunun rüzgar değil, rüzgardan eğilmiş ağaçlardan, çimenleri salınan bir çayırdan ya da uzaklarda bir geminin çabaladığı dalgalı bir denizden oluşan manzaralar olduğu görülür. Hepsindeki müthiş estetiği ve yeteneği takdir etmekle beraber, bu resimlerde rüzgarı hissetmek hayli zor bana kalırsa. Ancak, en sevdiğim sanatçı Andrew Wyeth’i bu acımasız eleştirinin dışında tutabilirim. Wyeth, sadece rüzgârda zarifçe süzülen perdelere ve balık ağlarına odaklanmış olsa da resimlerinden bize gelen hafif esintiyi tam anlamıyla hissedebiliriz.

Fotoğrafa geri dönersek, tersine dönmüş bir şemsiye veya uçuşan etekler ve saçlar, rüzgarın film veya sensör üzerindeki gücünü yansıtmak için sokak fotoğrafçısının favori objeleridir. Ancak, video çekmediğiniz sürece rüzgarın hakkını vererek kaydetmek çok zordur.

Lodos  fırtınası sırasında İstanbul’da kıyıya vuran dalgalar. (Fotoğraf: Ömer Kanipak)

Bu düşüncelere odaklanmışken, ne mutlu bana ki fotoğrafçı Rachel Cobb’un Mistral serisine rast geldim. Fransa’nın Provence bölgesinde yaşaması Cobb’a, Rhône Vadisi’nin güçlü rüzgarlarını gözleme olanağı veriyor. Fotoğrafları incelikli ve aynı zamanda güçlü rüzgarların hissini izleyiciye aktaracak kadar çarpıcı. Cobb 20 yılı aşkın bir süredir merceğini insanlara, hayvanlara ve bitkilere çevirerek görünmez rüzgarı fotoğraflıyor. Hiç biri manzara pozu sayılmaz, ancak görüntülerini samimi ve çekici kılan şey de zaten budur. Yaklaşımı, rüzgarı bir karede yakalamanın geleneksel yollarından farklı. Bu seriden benim en sevdiğim fotoğrafı ise, bir atın rüzgara karşı direnirken kısılmış gözlerini fotoğrafladığı kare oldu.

Rachel Cobb’un Mistral serisi pek çok galeride sergilendi ve kitap olarak da yayınlandı.

“Mistral sadece bir hava durumu olgusu değildir: Provençal yaşam dokusunun mimarisini, tarımını, manzarasını ve kültürünü etkileyen ayrılmaz bir parçasıdır. Rüzgar yönünde bakan kuzeybatı tarafında az veya hiç penceresi olmayan evlerin ana girişleri korunaklı güneye bakar. Tarlaların kenarındaki ağaç sıraları ekinleri korumak için rüzgâr siperleri görevi görür. Uzun zamandır mistralin ardından gelen açık gökyüzü için sanatçılar bu bölgeye gelir. Burada yaşayan veya vakit geçiren hiç kimse mistralden kaçamaz. O her yerde ama görünmez. Rüzgarı nasıl fotoğraflarsınız? ” Mistral kitabından alıntı. 

 

Ufuk Çizgisi

“Göz sağlığı bir ufuk çizgisi talep eder. Yeterince uzağı görebildiğimiz sürece asla yorulmayız.”
Ralph Waldo Emerson

Evimiz yaklaşık 45m2, bir oda bir salon. Londra’daki binlercesi gibi genişliği 5 metrelik, iki üç katlı evlerden biri. Viktorya döneminde üç katı ve arkasındaki bahçesi ile asgari bir yaşam standardına göre planlamış.  Ama şimdi pek çok benzeri gibi bizimkisi de her katı ayrı bir haneye bölünmüş. Balkon olmadığı gibi arka bahçeye de erişimimiz yok. Korona salgını yüzünden yaklaşık iki aydır neredeyse evden çıkmıyoruz. Neredeyse dedim çünkü bacaklarımızı açmak, taze hava almak için arada bir ‘dışarı’ çıkmak zorundayız. Haftada bir iki kez olan bu cesur maceralarımızı, yakındaki park misali güzel açıklıkta (field) veya daha az kişinin kullandığı kilisenin büyük bahçesinde yaşıyoruz. Bunlara yürüyerek ulaşabildiğimiz için de oldukça şanslıyız.

Korona öncesi Highbury Field, 2018

Londra diğer pek çok Avrupa kenti gibi düz bir alana kurulu. Yeşil ve açık alanları bol ve herkesin kolayca erişimine açık. Yaklaşık üç yıl boyunca bu yeşil alanların pek çoğunu ziyaret ettik, çimlerinde oturduk, piknik yaptık, arkadaşlarımızla buluştuk, kısa koşular ve uzun yürüyüşler yaptık. İkisinde ellerimizle geyik bile besledik. Özetle, sayısız türde ağaçlardan ve geniş açıklıklardan oluşan irili ufaklı pek çok parka sahip bu şehrin nimetlerini sonuna kadar kullanmaya çalıştık. Burada, ne İstanbul’da ne başka kentte hissetmediğim kadar rahat ve huzurlu hissediyorum. İçinde yürümek ve dolaşmak insana keyif veriyor.

Böyle tıkış tıkış göründüğüne aldanmamak lazım, aslında yeşil alanlar açısından epey cömert Londra.

Lakin kent düz. Bir İstanbullu için hafif yokuş denebilecek bir kaç tepe haricinde alabildiğine düz sayılır Londra. Yaşamaktan son derece memnun olduğum bu kentte ancak yokluğunda farkedilebilecek sadece bir kaç şeyin eksikliğini çektiğimi farkettim. Bunlardan biri de ufuk çizgisi.

Üzerine pek kafa yorulmayan bir şey ufuk. Normalde aklımıza bile gelmeyen, eksikliği pek mevzubahis olmayan, varlığında ise manzara olarak tariflenen bir şey. Aslında  sadece görsel olarak algılanan, teorik olarak var olan ama fiziki varlığı olmayan bir kavram. Dolayısı ile hep mecazi olarak kullanılmasına alışmışız. Ama gerçek bir ufuk çizgisi bence hava ve su gibi insan hayatında bir şekilde yer alması gereken bir unsur. Ne yazık ki nadir ve zor ulaşılan bir değere dönüşmüş durumda.

Korona karantinası günlerinde odak aralığımın kısaldığını ve perspektifimin daha da daraldığını hissediyorum. Gözüm telefon ya da bilgisayar ekranı ile sokağın karşısındaki ev sırası arasına sıkışmış durumda. 30cm ile 10-15metre arasında diyelim. Aslında korona olmasa da herhangi bir kentte ufuk çizgisini göremeden yıllar boyunca yaşamak olağan bir şey. Geniş caddeler ve meydanlar olsa da gözümüz iki metre ile en fazla 50-60 metre arasındaki mesafede odaklanıp duruyor, ötesi yok. Neyse ki Londra’da Greenwich, Ally Pally veya Hampstead Hill gibi yüksek yerlerde bu ihtiyacımızı az biraz giderebiliyoruz.

Londra’daki nadir yüksek yerlerden biri, Alexander Palace, kısa adı ile Ally Pally.

Ancak ufukta düz bir çizgi yerine yüksek yapılardan oluşan bir siluet görmeye hazır olmak gerek. O da hava kirliliği izin verirse. Elbette bu siluet, göz alıcı tarihi İstanbul yarımadasının siluetinin yanına bile yaklaşamaz. Yeni yükselen yapıların bazıları, açık ufuk ihtiyacımızı bir dereceye kadar giderebilir, ta ki benzer bir yüksek yapı yanına dikilene dek. Neyse ki Londra’nın New York’a dönüşmesi şimdilik uzak bir ihtimal. Gökyüzünü görmeyi, gün ışığına sahip olmayı ve açık alanlarda dolaşmayı İngilizler kolay kolay feda etmezler.

Yine de Londra’da yükselmek hep bir ihtiyaç olmuş anlaşılan. Bu yüzden meşhur Big Ben’den sonra, 2000 yılında dikilen dev bir dönme dolap şehrin en bilindik sembollerinden biri oluvermiş. Avrupa’nın düz kentlerinde ufuk çizgisini görebilmek için güzel bir kule yapmaktan daha kolay olanı dönme dolabı dikmek herhalde. Elbette, daha karlı bir model olduğu için de tercih ediliyor olabilir.  Ufuk çizgisine 10-15 saniye boyunca bakabilmek için fazlası ile işgalci, çirkin ve gereksiz bir yapı bence. Zaten ufuk çizgisinin makbulü böyle yapay şekilde yükselmeden görülebilenidir, bana sorarsanız.

London Eye

Güncel kent hayatında, ekranımız ile evimizin duvarları ve komşu binalar arasında sıkışmış odak uzaklığımızı, bir kaç dakika için bile olsa sonsuza ayarlayabilmek büyük bir şans. İstanbul denize açılan sokakları, topoğrafyası ve Boğaziçi ile bu şansı sunan nadir kentlerden biri. Yine de İstanbul’da bile Marmara Denizi tarafına bakmadığınızda sonsuza uzayan alabildiğince açık bir ufuk çizgisi görmeniz zor. Kadıköy-Kartal ve Zeytinburnu-Halkalı arasındaki şanslı noktalar hariç. Bu açıdan bakılırsa Sinop, Samsun, Antalya gibi bakışları doğrudan denize uzanabilen veya yüksekten ovalara bakan Mardin gibi kentler İstanbul’a göre daha da şanslı durumda. Kentleri sonsuz bir ufuk sunan Karadeniz’in muhteşem yaylaları ve dağları bana hep çok hayranlık verse de  dağlardaki bu sıkışmışlık hissi 5-6 gün sonra bana pek iyi gelmiyor mesela.

Karadeniz, Pokut, Çamlıhemşin.

Kimileri için ufuk çizgisine sürekli bakmak de sıkıcı olabilir. Gözün odaklanacağı bir nokta istenir çoğu zaman. Oysa sürekli değişen ışık, bulutlar, hele bir de bu ufuk çizgisi denizde ise yansımalar ve dalgalar saatlerce oyalayabilir beni. Ufuk çizgisi üzerine kim neler düşünmüş yazmış internette biraz araştırdım. Ancak ufuk kelimesinin yüklendiği mecazi anlamlar yüzünden, kelimenin gerçek anlamı ile kullanıldığı Ralph Waldo Emerson ve Henry David Thoreau’nunkiler dışında metinlere ulaşmak mümkün olmadı. Bu konuda biraz daha araştırmam iyi olacak.

Bu sayfada bana ait olmayan tek fotoğraf Theron Humphrey‘nin köpeği Maddie’nin ufka daldığı bu poz. Konuya çok uygun.

Korona inzivası herhalde bir kaç ay daha sürecek. Bu durumda gerçek bir ufuk çizgisine ulaşabilmem mümkün görünmüyor. Şimdilik arşivimdeki eski fotoğraflarım ve bulduğum bir kaç farklı resim ile yetinmek zorundayım.

 

 

Yıllar sonra ilk yazı

Uzun bir süreden sonra merhaba … Bu web sitesinde en son bir şeyler yayınladığımdan bu yana neredeyse beş yıl geçmiş. Bu arada çok şey değişti ve web sitesini bir günlük olarak devam ettirebilme motivasyonunu sağlamak için ön yüzü biraz elden geçirdim. Hepsi mimarlık ya da kentsel meselelerle, çeşitli gazete ve dergilere yazdığım eski yazıların çoğunu şimdilik gizli tutmaya karar verdim.  Geriye dönük olarak onlara baktığımda, çoğunu şimdi olduğundan farklı yazacağımı fark ettim. Her neyse, onları başka bir zaman açarım belki… Bundan sonra bu sitenin içeriğini sadece mimari değil, ilgilendiğim her şeyi içerecek şekilde genişleteceğim. Yine de, kaçınılmaz olarak yazıların çoğu mimari veya kentsel konularla ilgili olacaktır. Çoğunlukla İngilizce yazmaya çalışacağım, ancak yazıların bazıları sadece Türkçe ve nadiren her iki dilde olacak.

Bugünlerde küresel bir salgın yaşıyoruz. Aslında Aralık ayı sonunda Çin’de başlamıştı ancak Şubat ayında İngiltere’yi vurdu. Mart ayının ortasından bu yana, tecrit ve sosyal mesafeyi koruma tedbirlerini uyguluyoruz. Ara sıra parka hava almak için çıktığımız anlar dışında beş haftadır evdeyiz. Daha sonraki yayınlarda, Corona yüzünden yaşadığımız bu yeni hayat biçimini yazabilirim.

Yukarıdaki fotoğrafı (İspanya’daki Altamira Mağarası‘ndan yaklaşık 36.000 yıl öncesinden el şablonu) ilk yazıya (yeniden başlatma da diyebiliriz) uygun bir görsel olarak seçtim. Merhaba emojisinden ? daha iyi olduğunu düşünüyorum. Birkaç gün içinde ya da belki yarın görüşmek üzere.

Betonperverlik *

fa20120809t1a (1) copyToshio Shibata, büyük ölçekli altyapı projelerinin fotoğraflarını çeken , 65 yaşında bir fotoğraf sanatçısı. Doğal peyzajın içinde yer alan mühendislik yapılarına objektifini çeviren Shibata’nın fotoğraflarında Japonya’nın erozyon kontrol yapıları, barajları, viyadükleri, köprüleri ve ıslah edilmiş nehirleri var.

Japonya’daki doğal çevrenin içinde betondan yapılmış bu strüktürlerin kontrastını olağanüstü güzellikte aktarabilen fotoğrafçı “Peyzaja natürmort gibi yaklaşmayı tercih ediyorum, önümdeki manzarayı sanki avucuma alıp inceliyorum. Bu nedenle peyzaj fotoğrafı klişesinden kaçınmak için fotoğraflarımda hiç bir zaman gökyüzünü göstermiyorum.” Diyor. Kimsenin peyzaj fotoğraflarında yer vermek istemediği mühendislik yapılarını, altyapı strüktürlerini bilhassa konu ederek yeni bir bakış açısı yaratmış Schibata, Türkiye’ye hiç uğramamış olsa da bu etkileyici fotoğrafların ardında aslında dolaylı yoldan Türkiye’yi  de ilgilendiren tuhaf bir hikaye yatıyor.

Japonya, kendisine atfedilen tüm imgelerin ve algıların tersini de fazlası ile bulabileceğiniz dünyanın en ilginç ülkelerinden biri. Örneğin, Budist zen kültürünün huzuru ile yoğrulmuş bu topraklardan en vahşi animelerin, en tuhaf toplumsal trendlerin çıkması tam bir çelişki. Fuji dağının eteklerindeki huzurlu pirinç tarlaları, çiçeklenmiş kiraz ağaçları, doğa içine dikkatlice yerleştirilmiş ahşap tapınakları, zen bahçelerindeki çay törenleri gibi sayısız incelikle meşhur olmuş, her işi en nitelikli şekilde yapmayı erdem sayan aşırı kibar insanların oluşturduğu bir kültürün kendi coğrafyalarına acımasızca davranması olağanüstü bir başka çelişki. “Japonlar kendi coğrafyalarına kötü mü davranıyorlarmış?” diyorsanız beş sene kadar önce Betonart dergisinin 21.sayısında yazdığım bir makaleden özetleyerek anlatmaya çalışayım.

Gavan McCormack’ın “The Emptiness of Japanese Affluence” kitabında aktardığı gibi para piyasalarının ve bankaların 90’ların başında bir anda çökmesi sonucunda, Japonya tarihindeki en ciddi finansal krizlerden birini yaşamaya başladı. Bulunan çözümlerden biri, bankaların devletin inşaat faaliyetlerine ve gayrimenkul sektörüne aktardıkları ucuz kredilerle para piyasalarını kurtarmaktı. Oysa hükümetlerdeki bürokratların bu kararlardan büyük çıkarları vardı. Demir Üçgen olarak da adlandırılan ilişkiler ağı ile pek çok bürokrat veya bakanın büyük altyapı projelerini yürüten inşaat şirketleri ile saklı ilişkileri oluşmuştu. Tüm bu pis kokulara rağmen, durdurulamayan Japon bürokrasisi işlemeye devam etti. Bunun sonucunda 90’ların başından itibaren tüm Japonya toprakları, tarihinde görülmemiş ölçüde bir şantiye sahasına dönüşmeye başladı. Öyle ki, Japonya artık bir dokken kokka, yani inşaat devleti olarak anılmaya başlandı. Rakamlar da bu savı doğrulamakta zaten. Japonya’nın inşaat faaliyetlerine ayırdığı bütçe İngiltere’nin iki, Amerika ve Almanya’nın üç katına ulaşmış durumda. Milli gelirin %8’i altyapı faaliyetlerine ayrılırken bu sektörde 7 milyon kişi, yani tüm Japonya’nın işgücünün %10’u çalışmakta. Devasa bir makinaya dönüşen inşaat sektöründe bu nedenlerden ötürü değişiklik yapmak nerdeyse imkansız hale gelmiş durumda. Sürekli hareket halinde olması gereken inşaat ekonomisi devi Japonya’nın altını üstüne getirmeye bu yüzden devam ediyor.

img_01 copy

Hükümetlerin büyük miktardaki bütçeleri kentlerdeki altyapı projelerine aktarmasından sonra, bu faaliyetler yavaş yavaş kırsal alanlara doğru sıçramaya başladı. Sert okyanus dalgaları ile yavaş yavaş eriyen Japonya’nın tüm kıyıları da bu faaliyetlerden nasibini aldı. 1993’de Japonya sahillerinin %55’i azgın dalgalara karşı sahili koruyan beton şeritler veya tetrapodlarla çevrildi. Bir zamanlar bu projelere hevesle sahip çıkan Japonlar, bir kaç yıl içinde bütün kıyıları birbirine tıpatıp benzemeye başladığını görünce irkildiler. Erozyonu önlerken Japonya kıyılarının tüm doğal çizgilerini yok etmişlerdi.

İkinci dünya savaşının sona ermesinden hemen sonra Japonya’nın doğal ormanlarının yarısı ticari olarak daha değerli olan ve hızlı büyüyen Japon Sediri ile değiştirilmişti. Ancak doğaya yapılan bu ciddi müdahale sonucunda sel ve erozyon felaketleri artmıştı. Erozyonu önlemek için hükümetler altyapı faaliyetlerini ormanlık ve dağlık kırsal alanlara kaydırmaya başladılar. Erozyondan kaynaklı sel felaketleri devasa inşaatları meşrulaştırıyor gibi görünse de hükümetlerin ve inşaat firmalarının bu meşruiyeti fazlası ile kendi yararlarına kullandılar. Öyle ki, devlete bağlı Nehir Bürosu, Japonya’nın 113 büyük nehrinden 110 tanesine irili ufaklı toplam 2.800 tane baraj inşa etti. Bu nehirlerin yataklarının büyük kısmı ise taşkınları önlemek ve suyun akışını kontrol edebilmek adına beton ile kaplandı. Zaten tüm Japonya’nın nehir yataklarının %97’sinin doğal akışları barajlarla kesilmiş durumda iken, hükümetler önceden aldıkları proje kararlarını durduramadıkları için 500 yeni baraj daha inşa etmeye devam ettiler. Doğal su akışının kesildiği ve yataklarının betonla kaplandığı nehir ve derelerdeki biyolojik hayatın tükenmesi de bu inşaat faaliyetlerinin yan etkilerinden biri oldu.

toshio_shibata_ne_en_1949__waterfolio_2006-169-2 copy

Sorunlar bu kadarla kalmadı ve ardı ardına geldi. Su akış yollarını kontrol altına alarak, yağmurun yamaçlardan çok daha hızlı bir şekilde akmasına neden olan bu altyapı faaliyetleri yüzünden yamaçlardaki bitki örtüsü zayıflamaya başladı. Ardından zayıf bitki örtüsü yüzünden zemine tutunamayan toprak, kaymalarla birlikte yerleşim yerlerini tehdit eder hale geldi. Bu sorunla baş etmek için yine inşaat sektörü devreye sokuldu. Bugün Japonya’nın kırsal kesimindeki pek çok yamaçta inşa edilmiş dev betonarme ızgaralarla toprak kaymaları önlenmeye çalışılıyor. Lakin inşaat şirketleri ve onlara bağlı bürokrat ve politikacıların mutluluğu, dökülen beton hacmi ile doğru orantılı. Öyle ki, Japonya’nın içlerinde hiç bir yere çıkmayan yollar, bir işe yaramayan köprüler, kilometrelerce uzunlukta beton nehir yatakları görmek olağanlaştı. Çünkü Japon politikası hala doğanın ehlileştirilmesini aksi takdirde ülke olarak milli bir felaketle baş başa kalacaklarını savunmakta.

İşte Schibata’nın meşhur bir fotoğraf sanatçısı olmasını sağlayan o etkileyici fotoğrafların arkasında böyle kirli bir politikanın ürünleri var aslında. 25 sene önce bir inşaat cumhuriyeti haline gelmeye başlamış Japonya’nın durumu hala çok kritik. Doğal bitki örtüsü, ekolojik hayatı ve coğrafyası gün geçtikçe daha da mahvoluyor. İnşaat şirketlerinin devletle sıkı ilişkisinden kaynaklanan yozlaşmanın ve yolsuzluğun önüne geçilemiyor bir türlü. Öyle ki, patlayan Fukishima Nükleer santrali çevresindeki New Jersey eyaleti büyüklüğündeki bir bölgeyi, radyoaktif artıklardan temizlemek için hesaplanan 13 milyar dolarlık ihale, Fukishima santrali dahil Japonya’daki 54 santralden 45’ini yapan en büyük üç inşaat şirketinden oluşan bir konsorsiyuma verilmiş. İnşaat ve enerji sektörlerindeki şirketlerin pek çoğunun aynı olduğunu ve aslında esas işi yapanları taşeron ve taşeronların taşeron şirketleri olduğunu belirtmeye gerek yok herhalde.

Bu hikayeyi okurken son 10-15 senedir Türkiye’de yaşanan bazı olaylar ve kavramlar herhalde hatırınıza gelmiştir. Dokken kokka (İnşaat devleti)  ve İnşaat ya Resullalah benzerliği mesela… Japonya’nın beton barajlarla ıslah(!) edilen nehir yatakları ve Türkiye’nin neredeyse her deresine döşenen HES boruları örneğin… Japonya’da erozyon ve sellerin, Türkiye’de ise depremin inşaat sektörünü besleyecek bir bahane olarak kullanılması mesela… Duble yolların, her yıl bir kısmı denize kayan Karadeniz otoyolunun , Kuzey İstanbul ormanlarını biçen yolun, üçüncü Boğaz Köprüsünün, üçüncü havaalanının, Taksim’in altını üstüne getiren projenin inşaat şirketlerinin hep aynı olması ve sahiplerinin devletle olan sıkı ilişkileri mesela… Birbirine kültürel ve mesafe olarak pek de yakın olmayan iki farklı ülkenin kendi coğrafyalarına benzer şiddette haşin davranması, yolsuzluk ve politik yozlaşmalarının ortak paydasının inşaat sektörü olması, betona bağımlı bir ekonomi politikasının benzer sonuçlarını görmek ibretlik bir hikaye.

Sık sık Japon politikacıların intihar veya istifa etmelerini duyar, sonra da “aferin, bak ne kadar onurlu insanlar” cümlesini ediveririz, değil mi? Sonra da Türkiye’deki politikacıların yolsuzluklarının ispatlanmasına rağmen hala istifa etmemelerine şaşırırız. Bu yukarıda yazılanlar ışığında bir kez daha düşünelim. Herhalde, önemli olan istifa edecek kadar onurlu olmak değil, istifaya neden olmayacak bir onurla çalışmak.

* Bu yazı İstanbul Art News Ocak 2015 sayısında yayınlanmıştır.

Katil Parklar *

Aldo van EyckBaşta Rotterdam olmak üzere şehirlerinin çoğunun bombalanıp yağmalandığı Hollanda’da, ekonomik sıkıntılar ve yokluklar halen devam etse de İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde yeniden inşa ve iyileştirme projeleri hızla hayata geçirilmeye başlamıştı. Bu projelerden biri savaş sonrası doğan neslin ve belki de tüm ulusun geleceğini etkileyecek mütevazi ama oldukça tesirli olan çocuk oyun alanları projesi idi.

Konut kıtlığı ve yetersiz altyapının yanı sıra savaş sonrası gelen psikolojik ferahlama ile hızla artan çocuk nüfusu için Hollanda şehirlerinde ne evlerde ne de dışarıda oynayacak hiç yer yoktu. Amsterdam Belediyesi’nde çalışan 28 yaşındaki mimar Aldo Van Eyck’a 1947 yılında bu sorunu çözme görevi verilir. Eyck, 30 yıl boyunca Amsterdam’ın tüm mahallelerinde artık alanlarda 700’den fazla oyun alanı tasarlar. Başarısının ardında çocukların yaratıcılığını tetikleyecek basitliği yakalaması yatar. Van Eyck’ın ilk tasarımı köşeleri yuvarlatılmış dikdörtgen bir kum havuzu içinde dört silindir taş ve çocukların asılabileceği borulardan yapılmış basit çerçevelerden ve kum havuzun etrafında yer alan beş tane banktan oluşuyordu. Bu alanın kullanımı o kadar benimsendi ki Van Eyck, bundan sonra yaptığı 700’den fazla alanda hep bu basitliği geliştirerek tektonik geometrik formları kullandı. Oyun alanları sert peyzaj elamanları ve orada mevcut ağaç ve bitkiler dışında başka elemanlar içermiyordu. Van Eyck’ın başarısı bu tektonik elemanları hiyerarşik olmayan bir düzende ama birbirleri ile ilişki kurabilecek şekilde yerleştirebilmesinde yatıyordu. Ürettiği tasarımlar çocukların yaratıcılıklarını kullanmalarını teşvik edecek şekilde sade ve nötrdü. Borulardan yapılmış kubbe formunda bir eleman tırmanma tepesi olabildiği gibi üstüne atılan eski bir halı ile içine girilebilecek kulübeye dönüşebiliyordu. Tasarım yolu ile hiç bir senaryo dikte edilmediği için çocuklar kendi hikayelerini ve oyunlarını kendileri icat ediyorlardı.

[read more] 

Van Eyck çocuk parklarında edindiği bu tecrübeleri, Amsterdam’daki ünlü Yetimhane binası dahil daha büyük ölçekli binalarında da uyguladı. 1940’lar mimarlıkta Le Corbusier’in, Walter Gropius’un başını çektiği fonksiyonalizmi tahta çıkaran katı modernizmin dönemi idi. Van Eyck’ın ilk başlarda içinde olduğu CIAM’ın prensiplerine daha sonraları karşı çıkması ve ayrılarak TEAM X ekibinde yer alması onun karakterini ve mimarlık anlayışını anlamamız için önemli. Van Eyck’a göre mimarlık sadece elle tutulabilen fiziksel elemanlar dışında sosyal ilişkiler yaratan fiziki olmayan elemanlar da içermeliydi. Le Corbusier ve Gropius’un başını çektiği CIAM’ın ilkeleri Van Eyck’a göre fazlası ile katıydı ve insan öğesini içermiyordu. Ona göre fonksiyonellik üzerine bu kadar vurgu yapılması yaratıcılığı öldürüyordu. Bu nedenle yine Hollanda’lı olan Johan Huizinga’nın “Homo Ludens” (Oyun oynayan insan) fikirlerini benimseyen Situationistlerle çalışmalar yapmayı tercih etti. Van Eyck ve Situationists grubunun üyelerine göre oyun modern kapitalizm ve modern mimarlığa karşı çıkışın bir aracıydı. Oyuncu ve yaratıcı insan geleneksel endüstri toplumundaki üretken insana göre evrimsel olarak daha üstün bir varlıktı. Bu yüzden Van Eyck’a göre tüm şehir gizli sürprizler içeren, yaratıcılığı teşvik edecek bir oyun alanı gibi olmalıydı. Oyun Alanları ve Kent adlı kitapta Van Eyck’ın, “çocuklar düşünülmeden yapıldıysa orası yetişkin vatandaşlar için de uygun değildir, o zaman zaten iyi bir şehir değildir” sözüne yer verilir.

5292565_orig.jpg

Bundan yaklaşık yarım asır önce bu netlikte düşünülmüş oyun alanlarının şimdiki durumuna baktığımızda tamamen Van Eyck’ın karşı çıktığı prensiplerin uygulandığını görmek üzücü. Etrafınızdaki parklardaki çocuk alanlarına, AVM’lerde, restoranlarda çocuklarınızı bıraktığınız çocuk köşelerine tekrar bir bakın. Güvenlik kaygısı ile üretilmiş parlak renkli nesnelerle donatılmış bu oyun alanları çocukların kendi hayal güçlerini harekete geçirmekten hayli uzak.

starcity-avm-oyun-alanıKauçuk esaslı sentetik zemine monte edilmiş birbirileri ile ilişkisi hiç düşünülmemiş onlarca oyun aletinde çocukların eğlendiğini sanıyoruz. Aslında belki sadece vakit geçiriyorlar. Her alet salt bir hareketi yapmaya programlanmış durumda: kaydırak kaymak, tahterevalli yukarı aşağı hareket etmek, salıncak sallanmak için. Van Eyck’a göre oyun alanlarındaki nesneler değil çocuklar hareket etmeliydi. Bu yüzden atlama taşları, tırmanma çubukları, borulardan mamul kubbeler, kum havuzları yeterli idi. Bu nesneler çocukların hayal gücü ile birleştiğinde kah bir Eskimo iglosu, kah bir korsan gemisi olabiliyordu. Oysa şimdi plastikten üretilmiş korsan gemisi şeklinde tüm bir çocuk oyun alanını istediğiniz parka monte etmek mümkün. Penguen şeklinde kaydıraklar, kurbağa şeklinde tahterevalli yaparak çocuklara uygun tasarım yapıldığı sanılıyor, oysa bu figürlerle onlara nasıl hayal kurmaları gerektiği baştan dikte ediliyor. Bu yüzden çoğu parkta çocukların aletlerle birebir ilişki kurduğunu ama birbirleri ile etkileşime geçmediğini gözlemişinizdir. Çünkü kendi hikayelerini kurmaları için arkadaşlara ihtiyaç duymayacak şekilde fazlası ile dikte edilmiş bir tasarım ortamı ile baştan kurulmuş bir hikayenin içine figüran olarak yerleştiriliyorlar.

Belediyeler kataloglardan seçtikleri, yeni güvenlik standartlarına göre üretilmiş renkli plastik aletleri satın alıp parkların bir köşesine kauçuk zemin üstüne monte edince çocuklar için bir hizmet yaptıklarını varsayıyorlar. Oysa bu parklar çocukların yaratıcılıklarını öldüren, hayal güçlerini dizginleyen katil parklar.

Endüstriyel tasarımcıların, mimarların sayısının bu kadar arttığı bir dönemde belediyelerin çocuk pedagojisine uygun, yaratıcılığı teşvik edecek parklar tasarlayıp inşa ettirecek tasarımcılara ulaşamaması bir bahane olamaz. Ama elbette ihale ile satın alınabilecek kataloglardan seçilen oyun parkı modülleri ve kent mobilyaları ile hizmet yapmak kolay ve alışıldık bir yöntem. Aynı taktiği yetişkinler için parklara serpiştirilen spor aletlerinde de görüyoruz. Peyzaj, kent mobilyası ve kent sanat eserleri konusuna ise hiç değinmeyelim, bu yazının hacmini aşar. Ancak en azından çocuk oyun parkları konusunda belediyeleri zorlayacak, ufuk açıcı yaklaşımların tasarımcılar tarafından başlatılması gerekiyor.

* Bu yazı Istanbul Art News’ın Aralık 2014 sayısında yayınlanmıştır. 

[/read]

Vahşi Doğa, Uysal Beton *

Yokohama’da yaşayan 38 yaşındaki bir ev kadını olan Eriko, bir kaç dakikada bir gelen hapşırma seansları sırasında “Neredeyse deliye döneceğim, gözlerim, boğazım hatta kulaklarım bile kaşınıyor” darken maskesini düzeltmeye çalışıyordu.[i] Sokakta, markette, metroda dolaşırken görüntülenen pek çok Japon vatandaşının yüzlerindeki maskeleri, şehirlerdeki hava kirliliğine karşı bir önlem olarak düşünürüz. Oysa neredeyse her beş Japon’dan birinin kullanmak zorunda kaldığı bu maskelerin çok masum bir sorumlusu var; bu da hava kirliliği değil.

Allerjiden korunmak için maske takan Japonlar
Allerjiden korunmak için maske takan Japonlar
Cryptomeria stamens and pollen
Cryptomeria stamens

İkinci dünya savaşının sona ermesinden hemen sonra Japon hükümetinin Ormanlardan sorumlu bakanlığı, devasa bir ağaçlandırma projesine girişti. Mevcut bitki örtüsünü ticari olarak daha değerli olan Japon Sediri (Japonca’da sugi) ile değiştirme amacını taşıyan bu programın bir diğer amacı da sürekli olarak toprak kayması ve yağışlara bağlı erezyonu önleme idi. 1997 yılına dek neredeyse 50 yıl süren bu program sonunda Japonya’nın tüm orman alanlarının %43ü, Japon Sediri ile kaplandı. Ticari olarak başarılı olmuş olsa da (bu başarının da çok uzun sürmediği söyleniyor), bu ağaçlandırma programının erezyonu önlemek yerine bazı bölgelerde daha da artırdığı belirtiliyor. Yüksek gövdesi ve sık dalları nedeni ile toprak üstü alçak bitki örtüsünün güneş almasını önleyerek toprağın verimsizleşmesine ve yağmurdan kaynaklanan erezyonun artmasına neden olan bu ağacın bir diğer olumsuz etkisi daha var. Eriko gibi her beş Japon’dan birinin her ilkbaharda maske ile gezmesine neden olan polen alerjsinin esas sorumlusu Japon hükümetinin hemen hemen her yeşil alana diktiği bu masum ağaç aslında. Polen alerjisine karşı herhangi bir tıbbi korunma mümkün olmadığı için Japonya bu sorunla çok uzun yıllar birlikte yaşamaya devam edecek gibi görünüyor.

Japonya’nın yağışlardan kaynaklanan erezyon veya toprak kayması gibi doğal felaketler karşısında ağaçlandırma politikasını benimsemesi başta olumlu olarak görülebilir. Ancak müdahelenin yan etkileri gözlenmeden, bu hareketi tüm coğrafyaya yaymak Japonya’nın başka tahmin edilemeyen sorunlarla başetmesine neden olmuş. Bu olaydan yola çıkarak bir kaç soru sormak yerinde olacaktır. İnsan yaşamını tehdit edici boyutlara geldiğinde doğanın değişimine müdahale etmek meşru mudur? Yerleşim alanlarını taşımanın külfetine katlanamadığımızda, bu alanları yok etmeye kadar varan doğanın güçlerini dizginlemek için sarfettiğimiz çabaların sonuçlarını yeterince düşünüyor muyuz? Doğaya müdahale gerekli ise bu önceden tasarlanabilir bir eylem olabilir mi?

Yanaka Gölü Kıyısı (2002. (Foto: Robert Stolz.)
Yanaka Gölü Kıyısı (2002. (Foto: Robert Stolz.)
Tetrapod ile çevrelenmiş bir kıyı
Tetrapod ile çevrelenmiş bir kıyı

Herkesin bildiği gibi Japonya kentleşmenin en yoğun olduğu ülkelerden biri. Deprem gibi doğal bir felaketle başetmek zorunda kalan bu kalabalık ülkenin bir derdi de nüfusuna ters orantılı olan sınırlı coğrafyası. Açık denizlerin sert erozyonu ile başetmek zorunda kalan bu takımadaların, doğanın kendisine verdiği tüm zorluklarına rağmen, doğal hayatı ve doğa ile barışık geleneksel mimarisi da diller destan. Sakin ve huzurlu ormanların ücra köşelerindeki Zen tapınakları, yeşil dağ yamaçlarına kurulmuş küçük ahşap evlerden oluşan Japon köyleri veya her bahar açan kiraz ağaçları ile donanan parklar Japonya denince ilk akla gelen imgelerin içinde yer alıyor.

Bu cümleler, belki bundan yirmi otuz yıl önce sorgulanmayacak bir önerme olabilirdi. Ancak yoğun kentleşmenin yan etkilerini, bir zamanlar övgü ile bahsedilen kırsal coğrafyasında da yaşayan, çağdaş mimarinin doğudaki en önemli kaynaklarından biri sayılan Japonya’da yaklaşık 20 yıl önceden itibaren, işler tersine dönmeye başlamış durumda.

Alex Kerr, modern Japonya’nın dünyaya sunduğu hayranlık uyandıran mitlerin nasıl dönüştüklerini dair ipuçlarını verdiği Dogs and Demons adlı kitabından sonra, Japonya’daki yoğun kentleşme ve özellikle altyapı projeleri tüm İngilizce konuşan dünyada görünür hale geldi ve Japonya’nın altyapı ve doğal projeleri ciddi anlamda sorugulanmaya başlandı.

Honkawane Kenti, Shizuoka Prefecture (Foto: Toshio Shibata)
Honkawane Kenti, Shizuoka Prefecture, dere ıslahı (Foto: Toshio Shibata)
Yamaç güçlendirme ızgaraları (Foto: Soshio Shibata)
Betonarme yamaç güçlendirme ızgaraları (Foto: Soshio Shibata)

Kerr, kitabında Japonya’nın savaştan sonra modernleşme sürecinde dozu nasıl kaçırdığını eğitimden, finans sistemine, bürokrasiden altyapı faaliyetlerine dek örneklerle anlatıyor. Japonya’nın batı terminolojileri ile açıklanamayacak bazı kültürel davranış şemaları yüzünden yaşanan gelişmeleri anlamakta zorlanmamızın doğal olduğunu savunan Kerr’e göre Japonya hükümeti yöneticileri de çoğu yerde fazla ileri gittiklerini kabul etmeye başlamışlar. Japon kültürünün getirdiği bazı etkilerden de bahsederek, devlet bürokrasinin herhangi bir karardan sonra işlemeye başlayan çarklarını durdurmanın imkansızlığından dem vuran Kerr, özellikle büyük miktarda para ayrılarak yürütülen inşaat projelerinin gereksizliğini sık sık vurguluyor kitabında.

Gavan McCormack’ın da özetle New Left Review’daki makalesinde [ii]ve “The Emptiness of Japanese Affluence” kitabında da anlattığı gibi Japon para piyasalarının ve bankaların 90’ların başında bir anda çökmesi sonucunda Japonya bir anda dünya tarihinde en ciddi finansal krizlerden birini yaşamaya başladı. Bulunan çözümlerden en önemlisi, bankaların devletin inşaat faaliyetlerine ve gayrimenkul sektörüne aktardıkları ucuz kredilerle para piyasalarını kurtarmaktı. Ayrıca Zaito olarak da adlandırılan ve vatandaşların kişisel birikimlerini devlet güvenceli Posta hesaplarına yatırması ile oluşan devasa ikinci bütçeden de büyük miktarlarda paralar, bakanlıkların ilgili inşaat ve altyapı birimlerine aktarıldı. Oysa hükümetlerdeki bürokratların bu kararlardan büyük çıkarları olduğu anlaşıldı. Pek çok bürokrat veya devlet görevlisinin büyük altyapı projelerini yürüten inşaat şirketleri ile organik veya saklı ilişkileri vardı. Tüm bu pis kokulara rağmen, durdurulamayan ve opak hale gelen Japon bürokrasisi işlemeye devam etti. Bunun sonucunda 90’ların başından itibaren tüm Japonya toprakları, tarihinde görülmemiş ölçüde bir şantiye sahasına dönüşmeye başladı. Öyle ki, Japonya artık bir dokken kokka, yani inşaat devleti olarak anılmaya başlandı. Rakamlar da bu savı doğrulamakta zaten. Japonya’nın inşaat faaliyetlerine ayırdığı bütçe İngiltere’nin, Amerika ve Almanya’nın üç katına ulaşmış durumda. Milli gelirin %8’i altyapı faaliyetlerine ayrılırken bu sektörde 7 milyon kişi, yani tüm Japonya’nın işgücünün %10’u çalışmakta. Devasa bir makinaya dönüşen inşaat sektöründe bu nedenlerden ötürü değişiklik yapmak nerdeyse imkansız hale gelmiş durumda. Sürekli hareket halinde olması gereken bir dev Japonya’nın altını üstüne getirmeye bu yüzden devam ediyor.

Tetrapodlar
Tetrapod Fabrikası
Tipik bir sahil kıyısı, arkada toprak kaymasına karşı beton ızgaralarla korunmuş yamaç
Tipik bir sahil kıyısı, arkada toprak kaymasına karşı beton ızgaralarla korunmuş yamaç

Hükümetlerin büyük miktardaki bütçeleri öncelikle kentlerdeki altyapı projelerine aktarmasından sonra, bu faaliyetler yavaş yavaş kırsal alanlara doğru sıçramaya başladı. Sert okyanus dalgaları ile yavaş yavaş eriyen Japonya’nın tüm kıyıları da bu faaliyetlerden faydalandı. 1993’de Japonya takımadasının sahillerinin %55’i okyanusun azgın dalgalarına karşı sahili koruyan beton şeritler veya tetrapodlarla çevrilmiş duruma geldi. Bir zamanlar bu projelere hevesle sahip çıkan Japonlar, bir kaç yıl içinde Chiba sahilinin Okinawa sahiline veya Shonan kıyılarına tıpatıp benzemeye başladığını görünce irkildiler. Erozyonu önlerken tüm Japonya kıyılarının doğal çizgilerini yok etmişlerdi.

yamac 2465882671_317ab98169_o

Japon Sediri’nin başa çıkamadığı seller ve erezyonu önlemek için de hükümetler altyapı faaliyetlerini ormanlık ve dağlık kırsal alanlara kaydırmaya başladılar. Erezyon veya sel felaketleri inşaatların geçerli bir nedeni olsa da, hükümetlerin ve dev inşaat sektörünün bu geçerli bahaneden fazlası ile memnun olduğu da bir gerçek. Öyle ki, devlete bağlı Nehir Bürosu, Japonya’nın 113 büyük nehrinden 110 tanesine toplam 2800 tane baraj inşa etmiş bile. Bu nehirlerin yataklarının büyük kısmı ise taşkınları önlemek ve suyun akışını kontrol edebilmek adına beton yataklara dönüştürülmüş durumda. Zaten tüm Japonya’ın nehir yataklarının %97’sinin doğal akışları barajlarla kesilmiş durumda iken, hükümetler önceden aldıkları proje kararlarını durduramadıkları için 500 yeni barajı inşa etmeye devam ediyorlar. Doğal su akışının kesildiği ve yataklarının betonla kaplandığı nehir ve derelerdeki biyolojik hayatın artık tükenmesi de bu inşaat faaliyetlerinin yan etkilerinden biri olarak görülüyor.

river
Doğal su akışını engellediği için yoğun bir bitki ve çamur kalıntısınının birikmesine neden olan Japonya’daki barajlardan biri, biyolojik dengeyi de bozuyor.
river
Islah edilen dere yatağında, balıkların üreyebilmesi için su akış hızını yavaşlatan beton plakalar

 

Islah edilen nehir yataklarında, suyun akış hızı doğal bir yatağa göre çok daha hızlı olduğu farkedilince, bazı nehir yataklarına uyun akışını azaltacak şekilde labirent oyuklar açılmış beton plakalar yerleştirilmeye başlanmış. Bu sayede hızlı akışa dayanamayan balık yavrularının ve suda yaşayan böceklerin kıyılara tutunabilmeleri umulmakta.

Doğal su akış yollarını kontrol altına alarak, yağmurun yamaçlardan çok daha hızlı bir şekilde emilmesine neden olan bu altyapı faaliyetleri nedeni ile dik yamaçlardaki bitki örtüsü zayıflamaya başlamış durumda. Bu da planda olmayan bir başka yan etkiyi meydana getiriyor. Japonya’nın dik yamaçlarında, dağlarında toprak doğal olarak zemine tutunamıyor, ve toprak kaymaları yerleşim yerlerini tehdit eder hale geliyor. Yeni doğan bu sorunla başetmek yine inşaat sektörüne düşmekte. Bugün Japonya’nın kırsal kesimindeki pek çok yamaçta betonarme ızgaralarla toprak kaymaları önlenmeye çalışılıyor. Acil ve uzun vadeli etkileri pek de düşünülmemiş bir mühendislik çözümü ve henüz bu çözümün getireceği yeni sorunlar şu anda belirsiz. Bu arada Japonya’nın, hatalarının farkına varmaya başladığına dair haberler de yayınlanmaya başlamış durumda. Örneğin 1980’lerin sonunda nehir yatağını düzeltip bir kanal haline getiren proje sonucunda, Kushiro nehrinin yanındaki sulak araziler kurumaya başlamış. Şimdi yaklaşık 25 yıl sonra cetvelle düzeltilmiş gibi inşa edilen nehir yatağının büyük kısmı yıkılarak doğal haline geri çevrilmeye başlanmış durumda. [iii]

Karadeniz Otoyolu çalışmaları sırasında kıyı dolgu çalışması
Karadeniz Otoyolu çalışmaları sırasında kıyı dolgu çalışması
Akarca Deresi, Kocaeli
Islah edilmiş Akarca Deresi, Kocaeli

Japonya’daki bu genel fotoğraf, aslında farklı ölçeklerde her ülkede çekilebilecek genel bir manzara. Japonya, inşaat faaliyetlerinin artık dozu kaçmış ve sınır tanımaz şekilde ülke coğrafyası ölçeğine sıçraması ile yan etkilerinin çok daha çarpıcı bir şekilde algılanabildiği çarpıcı ve görünür bir örnek sadece. Bu arada, Japonya’yı doğal felaketlere karşı yürüttüğü bu çalışmalardan dolayı acımasızca eleştirmeye de pek hakkımız olduğunu düşünmüyorum. İnsan hayatını tehdit eden doğal güçlerle başederken, acil müdahele ve kısıtlı kaynaklar çoğu kez planlama sürecini değersizleştirebiliyor. Bu yüzden bu ölçekte yapılan pek çok müdahele aslında tek bir sorunu acilen çözmenin (bir nehri baraj ile durdurmak, dalgalara karşı dayanıklı bir set çekmek) getirdiği baskı ile fazlası ile zararlı da olabiliyor.

Tarsus'ta ıslah edilmiş bir dere
Tarsus’ta ıslah edilmiş bir dere
Eyüp deresi ıslahı
Eyüp deresi ıslahı

Tasarım eyleminin, birbirinden bağımsız kompartmanlara ayrılmasının sakıncalarını tekrarlamaya gerek yok. Örneğin, tasarımın doğa ile kesişmesini artık sadece peyzaj mimarlığı diye nitelendirdiğimiz, sınırlı ve suni bir alana hapsetme eğilimindeyiz. Bu öyle bir alan ki, ne mimarlar, ne doğa bilimcileri, ne de mühendisler kendilerini tam sorumlu kabul edemiyorlar.

Doğal peyzajı ehlileştirmekle meşgul Japonya’nın Osaka kentinde en çok ilgi gören yeni çekim merkezi, Namba Parks adlı doğal bir kanyonu taklit eden çok amaçlı kompleks. (mimari proje: Jerde Partnership)
Doğal peyzajı ehlileştirmekle meşgul Japonya’nın Osaka kentinde en çok ilgi gören yeni çekim merkezi, Namba Parks adlı doğal bir kanyonu taklit eden çok amaçlı kompleks. (mimari proje: Jerde Partnership)

Mimarlık, bazı koşullarda, insan konforunu artırmak amacı ile doğaya müdahale eden vahşi bir eylem olarak görülebilir. Dünyadaki her üç insandan ikisi şehirlerde yaşamaya başlamışken ve geri kalanların da hızla şehirlere doğru yola çıktığı bir zamanda, ilginçtir ki, hemen hemen herkes şehirlerin doğayı katlettiği konusunda hemfikirdir. Genişleyen kentler, çevrelerindeki yeşil kuşakları hızla yokederken, “betonlaşma” diye bir terimle, tüm insanlık kendi ürettiğine lanet okur. Bu durumu bir kabahat olarak kabul edenler, bir malzemeyi günah keçisine dönüştürerek, suni bir şekilde kendilerini rahatlatırlar. Bunun yetmediği veya biraz daha profesyonel gözükmek gerektiği durumlarda ise “ekolojik mimarlık” veya “yeşil tasarım” gibi nispeten daha karmaşık kaçış yöntemleri ile durum kurtarılmaya çalışılır. Bugün mimarlık alanında ideolojilerin yok olması ve nerdeyse ekolojinin inkar edilemeyecek şekilde mesleki bir tabu haline geldiğini görüyoruz. Oysa temel sorunun tasarıma dair bilinçli bir yaklaşım eksikliği, her ölçekteki inşai faaliyette düşünsel fakirlik olduğunu kabul etmemiz gerekir.

Tasarım profesyonelleri (bu durumda mimarlar ve peyzaj mimarları) çoğu kez altyapı projelerinde söz sahibi değillerdir. Bir dere ıslahı çalışmasında, bir baraj inşaatında, bir karayolu köprüsünde veya bir istinat duvarında tasarımcı rol almaz genelde. Bu tip projeler mühendislerin ve çoğu kez de müteahhitlerin tecrübeleri ile hızla inşa edilir. Mimarlar ancak bu yapıların giriş kapısını, ziyaretçi merkezini, lojmanlarını, korkuluğunu tasarlamakla yetinirler. İstisnai durumlarda ise (mesela Millau Viyadüğü) mimar projenin bütçesi ile doğru orantılı olarak davet edilen, bir anlamda bütçeyi ve devasa projeyi gelen tepkilere karşı meşrulaştırma aktörü olarak davet edilir. Şehir ve bölge planlama uzmanları ise çoğu kez bu ölçeklere gelmeden çok daha yukarıdan, kimi kez harita ölçeğinde mesleki sorumluluk sınırlarını kapatırlar. Mimarların ve peyzaj mimarlarının ölçek ilgisinin üstünde, şehir plancılarının ölçek ilgisinin altında kalan bu yapılar ilginçtir ki mühendislik jargonunda “sanat yapıları”, Fransızca kökeni ile “ouvrage d’art” olarak anılıyor.

Aslında “sanat yapıları”nın tasarımcılar tarafından ihmal edilmesi oldukça yeni bir durum. Bugün 1950-1970 arasında inşa edilen altyapı projelerine baktığımızda küçücük bir karayolu köprüsü ayağındaki detaylar bile, 2000’li yıllarda yapılan bir betonarme prefabrike ayaktan çok daha ince düşünülmüş olduğunu görürüz. Elbette, bu özenin kaybolmasının esas nedeni mühendislik çözümlerinin standartlaşmış olması(prefabrik modüler yapım sistemleri), altyapı projelerinin ihtiyaç duyduğu hız (bkz. İstanbul’daki Metrobüs inşaatı veya tünel projeleri) ve en önemlisi, siyasetçilerin kısa süreli ömürlerinde planlamayla ve tasarım süreçleri ile oyalanmak istemememeleri ve bir an önce bir sonraki köprüyü veya altgeçidin kurdelasını kesme arzusudur.

Bu durumda mimarlara, peyzaj mimarlarına ve diğer disiplin kollarındaki profesyonel ve akademisyenlere fazladan bir sorumluluk düşmekte olduğu açık. Mühendislik disiplinlerinin domine ettiği inşaat faaliyetleri, tasarım disiplininden faydalanmadığı sürece kentsel ve kırsal projelerde tek suçlu beton olmaya devam edecek gibi.

 

[i] http://www.asianpacificpost.com/portal2/c1ee8c4418e1e94f0118f6a35fc701c0_Pollen_invasion_makes_Japan_sneeze.do.html

[ii] http://www.newleftreview.org/?view=2365

[iii] http://www.iht.com/articles/2007/11/07/asia/07japan.php?page=1

 * Bu yazı “Ehlileştirmeden Önce Tasarlamak” başlığı ile Betonart dergisinin 21. sayısında yayınlanmıştır.